Kışın donduruculuğu, şubatın yalnızlığı, kahrı içimi yakıyor, dolmuşum duygularımı, hissettiklerimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum? Kendime öfkeleniyorum, nefret edecek düzeye geliyorum. Neden bu kadar ideallerime, ütopyalarıma ters düşüyorum. Neden yaşamımla, eylemimle bu lanetli günü külleştirmiyorum? Neden ben bir kıvılcım olmuyorum? Benim ve ideallerim arasına giren nedir? Neden ben de hayallerime ruh vermiyorum? Boğuluyorum, boğulma duygusal anlamdaki çaresizlikten doğan boğulma değil, yüreğimin, bilincimin sorgu masasındayım, sorular peş peşe sıralanıyor. Bir türlü görkemlilik katında bir sonuca ulaşamıyorum. Yıllar, günler geçiyor mekân, zaman değişiyor fakat bu anda yaşadığım ruhsal dünyam, duygularım, burukluğum hep aynı canlılığını koruyor. Birçok insan da benim yaşadıklarımı yaşayıp, hissediyor.
Yine kara gün gelip dayandı kalbimize, halkımız ayakta tüm öfkesiyle ve var gücüyle intikam yeminini meydanlarda düşmana kusuyor. Anlamlı bir duruşla Önderliğe olan bağlılıklarını, sevgilerini haykırıyorlar dünyaya. Binlerce yürek aynı heyecanı, aynı öfkeyi birlikte yaşıyor. Yumruklar hep bir anda havaya kalkıyor ve gözler aynı yerde keskinleşiyor. Yürekler bir sel oluyor sokakları, mahalleleri, caddeleri, meydanları alıp götürüyor. Bu görkemliliğe alkış çalan yiğit kızlar, yiğit delikanlılar da var. Bedenlerini külleştirerek öfkesini haykıran Viyanlar da var. Viyan bir çağrıdır bize. Vurdumduymaz, günü birlik yaşam gerçeğimize, tarih karşısındaki duyarsızlığımıza ve Önderlik gerçeği karşısındaki sahte duruşlarımıza, kadro geçinen yanılgılarımıza birer çağrıdır.
Garip insanlarız ya da aslında ben de bir gariplik var. Yani başucumda bu kadar acı çeken bir halk var. Tarihi insanlığa yeniden armağan eden Bilge insan var, bu Bilge insan dört duvar arasında soluk alıyor, günahlarımızın bedelini ödüyor, yaşamıyla günahlarımızın bedellerinin ödeyicisi oluyor. Bunun karşısında ben ne yapıyorum? Gel gör ki süreç karşısında, tarih karşısında pasif bir pozisyondayım. Bu aşamadan sonra yediğim ekmek, içtiğim su haramdır. Çünkü sadece kendimi yaşıyorum. Şehitlerin yarattığı değerlere değer katmıyoruz. Yaşamımız da bir tekrarı yaşıyoruz, yaşamımızda, eylem taktiğinde yaratıcı olamıyoruz, hatta bilinen taktikleri de hayata geçirmiyoruz.
Bu gerçekliğim, gerçekliğimiz karşısında düşman güçleniyor ve Önderliğe baskı yapıyor, halkımızı da katliamdan geçiriyor. Zayıflıklarımızın hepsi birer lokma gibi düşmanın boğazına düşüyor, kendini güçlendiriyor. Aslan gibi bir halkın üzerine kükrüyor ve insanlarımıza kan kusturuyor.
Önderliğin esaretinden sonra gerillaya katıldım, gerillaya gelirken amaçlarımdan biri Reber APO’yu oradan kurtarmaktı, aradan yıllar geçti ve hâlâ Önderlik orada ve yaşam koşulları daha da zorlaştırılmış. Evet, sorular şimşek gibi beynimde çakıyor. Eğer Önderliğe bağlıysam neden bu kadar tahammül ediyorum? Tahammül ediyorsam demek oluyor ki İmralı sistemini kabul ediyorum. Alışmışız, peki alışma ütopyalarına ters düşme değil midir? Dürüstsem, bağlıysam o zaman neden bu kadar yılı ardımda bıraktım, güçlü bir çıkışın sahibi olmadım, bu çıkan sonuçla birlikte demek ki aslında dürüst bir militan değilim ve hep bir kandırmanın içinde oynamışım. Körlüğü, dilsizliği, sağırlığı kendime meslek edinmişim. Eğer gerçekten doğru temelde katılmak istiyorsam o zaman bir kadro olarak duruşumu gözden geçirip tahlil etmem lazım. Artık kendime dokunmam lazım, kendime yüklenmem gerekiyor. Artık böyle gelişi güzel bir yaşamın sahibi olmamalıyım. Böyle devam edersek halk da, tarih de bizi lanetleyecektir, çocuklar da bizden utanacaktır.
Başkanım yine yetersiz yoldaşlığımla bu lanetli güne gübre veriyorum. Bu duruşumu çözdükçe özeleştiri verme cesaretinde bulunamıyorum. Kendime esas aldığım budur. Popüler, güzel söz söylemek değil, anlamlı bir yaşamın sahibi olabilmek! Yaşamın kendisi tüm güzellikleri kapsıyor, önemli olan yaşamın kutsallığına, gereklerine göre yaşayabilmektir. Onurlu bir insan olabilmektir. Başkanım bunun samimiyetini göstererek asla izin vermeyeceğim klasik kadro duruşuma. Özgürlüğün tonunda bir kadın olarak yoldaş olmak istiyorum. Hayallerim, ütopyalarım yoldaş olmak ve kendi şahsımda yaratılmak istenen insan, kadın olabilmektir. Tüm çırpınmam bu düzeye ulaşabilmek içindir. Bu düzeye şu ana kadar ulaşmadığım için de canım, yüreğim yanıyor. Bir daha bu biçimiyle bu lanetli günü yaşamak istemiyorum ve bu bana çok ağır geliyor. Birçok yoldaşıma ağır geldiği gibi bu ağırlık beni durmadan tokatlıyor, kaynar sular dökülüyor üzerime, yanıklarda olan bir yaşamın anlamı yok, bu yanık hücreden İmralı’yı oluşturan zihniyetleri yok ettiğim zaman anlamlı olur bu çektiğim ıstırap.
Başkanım, sen İmralı’da soluk aldığın sürece yaşantımın bir tadı olmayacaktır. Ta ki özgürlüğüne ulaşıncaya dek. 15 Şubatlar yaşantımda, ömrüm içinde hep bir kırbaçtır. Kırbaç durmadan iniyor bedenime ve vicdanım, yüreğim hiçbir zaman kabuk tutmadı ve tutmayacaktır. 15 Şubat acısı hep taze, canlıdır içimde. Alışmadım bu dört duvara, asla alışmayacağım da! Yüreğimle, bedenimle bir şeyi başarma yeteneğinde olamasam da, yüreğimde asla kabul etmeyeceğim bu lanetli İmralı sistemini, lanetli 15 Şubatı.
Bu 15 Şubatın hesabını soracağım. Halkımın çektiği acılara son vereceğim ve Başkanım Amed’de, Cudi’de, Munzurlar’da halkımla buluşacak, yılların özlemini, hasretini külleştireceğim. Bunun için nefes alıyorum, bunun için tüm zorlanmalara rağmen ayakta durma direncini gösterebiliyorum.
Güzel insanlardan tek istediğim ülkemin çocukları yüreğimdeki baharı temsilen bir demet kır çiçeğini Başkanıma versinler ve ona sarılsınlar, o narin sesleriyle Başkanıma “sizi görmek isteyen bir kadın vardı. O kadın çok uzaklarda, selamını ve yüreğindeki hasreti getirdik.” desinler
Özgürlüğe tutkulu kadınlar, insanlar olduğu sürece Ejderhalar yok olmaya mahkûmdur.
Şehit Marya Umut
Karlar tutsak almış doğayı
Kışın soğuk tebessümüne hüzünle bakıyoruz
Hasretle bekliyoruz ilkbaharı
Her ardımızda bıraktığımız bir gün için bir off çekiyoruz
Mevsimlere düşman değiliz
Kışın kendi özündeki dinamiğe karşı değiliz
Şubatlar karabasan misali çökerken üzerimize
Ellerimiz kelepçelenirken
Bundandır kışa küskünlüğümüz
Bilirim elbet
Kış yağmuru, karı yağdırmasa
Topraklar susuz kalır
Otlar yeşermez
Nehirler, dereler, ırmaklar akmaz!
Avaşinler, Xaburlar, Dicleler, Fıratlar olmaz
İlkbaharlar gülümsemeyecek dünyaya
Bilirim elbet kışa borçlu olduğumuzu
Her 15 Şubat gelip çattığında
Yiğit kadınlar bedenlerini külleştirerek
Kışı temmuzla taçlandırıyorlar
Çocuklara güneşi armağan ediyorlar
Özlemle bekliyoruz ilkbaharı
Kış gerillanın düşmanıdır adeta
Az insanı yitirmedik bu mevsimde
Bu mevsim doğası gibi
Bir halkı da ağlatıyor
Şubatlarda yaşam duruyor
Nehirler akmaz olur
Zaman akmaz olur
Bir sessizlik çöker
Ölüm çığlığı kopar yüreklerde
Her bir yürek ateş topudur
Analar doğum yapar
Utanırlar bu lanetli günden
Bebekler haykırırlar
Ben bu lanetli günün çocuğu olmak istemiyorum
Çığlıklar inletir yeryüzünü
Şölenler, sevinçler, düğünler Şubatlarda sessizliğe gömülür
Şubat birer karabasandır
Kara bulutlar çembere almış bizi
Kırılganız dünyaya
Kürt dostluğuna kara bir gün olarak
Şubat nakşetti kendisini tarihe
Yaralıyız, yüreğimiz kan ağlıyor
Bilge İnsan
Yaşam seninle güzel
Seninle varız
Seninle yaşarız
Sensizliğin sözcüğü bile ürpertiyor insanı
Sensizliğe asla!
Hayat seninle yaşanılır
Dağlar seninle yaşanılır
Kuşlar seninle şarkı söyler
Ceylanlar felsefende yaşar
Bilge İnsan
Mevsimler birbirinin gebesi olurken evrende
Kış tutsak alırken bizi
Yeniden seninle yaşamaktır hayalimiz
Bilge İnsan
Kadınlar yıldızların kümesinde çembere durmuş
Yürekler birer ateş
Yürekler birer bomba
Patlıyor düşmanın kalbinde,
Cellâtlar korkaklığın gizeminde saklanıyor toprağa
Cellâtlar yeryüzünün mahlûklarıdır
Yol ver dağlar
Yüreğim gitmek ister İmralı’ya
Yoldaş olmak istiyorum Bilge İnsana
Yol ver dağlar yol ver
Bir tomurcuk gibi patlayayım Şubatta
Şubatlar yeniden doğsun benim için
Şubatlar kendi çılgınlığından döne dursun
Şubatı karartan kalpleri
Bedenimizle aydınlatacağız
Lanetli günü külleştireceğiz
Özgürlüğümüzü çalanın
Biz de hayatlarını alırız
Yeniden özgürlüğe doğmak için
Bu topraklarda
15 Şubat 2009
Şehitte dile geleni dillendirmek, şehidin bir yoldaşı olmanın bir gereğidir. Şehitte dile gelen seher yeli olup, diyar diyar dolaşmalı ve duymasını bilen insan gerçeği ile buluşmalıdır. Zap operasyonu şehitleri neyi nasıl yaşadılar? Hangi koşullarda ara ara soluklanıp hedefe doğru koştular bu önemlidir. Neyi niçin başardılar? Başarmak dışında bir şansları var mıydı? Bütün bunları bilmek ve bildirmek şehitlerin yoldaşı olabilmenin temel görevleridir. Kimimiz şarkıda anlatırız şehidi, kimimiz şiire dönmüş yaşamı, yaşama dönmüş şiirde anlatırız, kimimiz ise bembeyaz bir kağıt sayfasına mürekkep olup akarak anlatırız şehidi. Kimimiz ise yaşayarak, yaşatarak, zaferlerine yeni zaferler katarak anlatırız şehidi.
Öncelikle Arteş arkadaşı anlatmak istiyorum. Arteş arkadaş operasyonda Doçkacı olarak yer alıyordu. Yüreğine yerleştirmiş Dokça namlusunu ve öyle bir kükrüyordu ki, karşıda tabur tabur düşman sürüm sürüm sürünüyordu. Ve Argeş işine sadık tam bir görev adamı gibi yaşıyordu. Silahında (Dokça) teknik bir arza olduğunda, o arızayı gidermek ve silahını çalışır hale getirip hazır tutmak için itina ile çalışıyordu. Koşullar ve içinde olduğu durum ne olursa olsun o silahını hazır ve çalışır vaziyette tutuyordu. Çünkü Arteş arkadaş hava saldırıları olduğunda, silahıyla arkadaşlarını koruyordu. Arkadaşlarının canlarını korumakla görevli olmak, PKK gerillası için olukça onurlu bir görevdir. Ve Arteş arkadaş bunun bilinciyle davranıyor, görevinin gereklerini yerine getiriyordu. İstekli ve azimliydi. Yaşama üstün bir moralle katılıyordu. Zorlayıcı hava koşullarına rağmen, inadına iradi bir keskinlikle her şeye karşı koyuyordu. Hiç şüphesiz Arteş arkadaş, operasyonun başlangıcından sonuna kadar en belirleyici ve önemli bir rolü oynadı.
Egit arkadaş Arteş arkadaşın yanında yardımcı Doçkacı olarak görev yapıyordu. Egid’i anlatmak zordur ama anlatmadan da olmaz. Genç yüreğin PKK ruhuyla ulaştığı iradi duruşun sembolü denebilir. PKK’yi mantıken iyi anladığı ve bunu güzel anlattığı bir gerçek. Genç ve tecrübesiz olmasına rağmen, bilinciyle pratiğini birleştirmeyi başarabilen ender kişiliklerdendi. Tepede ve operasyon esnasında bitmeyen enerjisiyle, sürekli koşuşturuyordu. Göreve bağlılık ve ne olursa olsun başarma azmi sonsuzdu. Duruluğuyla çevresine moral veren o genç, bedeni Şıkefta Bırindaraya dikilmiş özgürlük abidesi olarak ruhumuzda ve bilincimizde yaşayacak.
Zindan arkadaş, sessiz ve derin bir mücevherdir. Soğuktan ayaklarını kullanamaz hale geldiğinde sarf ettiği şu sözlerden anladım; “heval düşman gelsin ben diz üstü savaşırım” sarf ettiği bu sözler, onu militan ve savaşçı kişiliğini açık ve anlaşılır bir şekilde ifade ediyor. İnatçı, ısrarlı, kararlı, kini ve öfkesi yüzünden okunan bir intikamcı. Duygu, bilinç ve yüreği bütünleşmiş düşmana karşı, asla aşılamaz bir dağ parçası gibi duran Zindan arkadaşı bilincimize nakşedip belleğimize resmettik.
Özkan arkadaş son anda tepeye yetişen tamamlayıcı olmak için var gücüyle çalışan, kaba bir görünüşe sahip olmasına rağmen son derece ince ruhlu ve duygulu, yılların savaşçısı nadide bir çiçekti. Önderliğin zehirlenmesi ve düşmanın halka yönelik baskılarına karşı, kin ve öfkeyle dolup taşıyordu. Yumruğunu taşlara vurup ‘’ah bir operasyon çıksaydı’’ diyişini asla unutamayacak ve intikamını almaya devam edeceğiz.
Zap operasyonunda Şıkefta Bırindara tepesinde şehit düşen bu dört arkadaş başlayan yeni bir sürecin kahramanlarıdırlar. Anıları yeni zaferlerin müjdeleyicisidir.
Azat Ararat
Zehra yoldaş, 1974 yılında yoksul ve yaşamını Çukurova’da tarlalarda çalışarak sağlayan bir ailenin kızı olarak, pamuk tarlalarının cehennem sıcağında doğdu. Bu durum yalnız kendisinin değil, binlerce Kürdistanlı çocuğun gerçeğidir. Bu, Kürdistan'da ezilerek yok edilmek istenen bir halkın dramıydı. Yaşamı dahi kendisine çok görülen bu halk Çukurova'ya savruluyordu. En köle bir şekilde yaşamaya mahkum ediliyordu. Tüm benliği yok edilerek köleleştiriliyordu. Tek yaşam şansının bu olmasından dolayı yüzbinler başta Urfa olmak üzere, Kürdistan'ın her tarafından Çukurova'ya akın ediyordu. Zehra yoldaş, bu halkın çocuklarından biri olarak bu yaşam içinde büyüdü. Ailesinin Arap olmasına rağmen, Kürt halkı ile kaynaşıyor, kendini Kürdistanlı görüyor ve kurtuluşunu da Kürdistan'ın kurtuluşunda görüyordu.
12 Eylül 1980 faşist cuntasının ardından birçok devrimci gibi Zehra yoldaşın ağabeyleri de zindana atılmışlardı. Bu durum, Zehra yoldaşta çocukluğundan başlayıp şekillenerek, düşmana karşı büyük bir kin ve öfkeye dönüşür. Çocukluğunu hep zindan direnişleri, gerillaların mücadelesi, serhildanların etkisiyle geçirir. İlkokulda, son sınıfı okumasına rağmen hızla kendini yetiştirerek, mücadele saflarında yer almayı, gerilla saflarına katılmayı arzu ediyordu. 1991 yılında alanda görevli olan Fidan (Ayten) ve Necla Adanır (Gülten) yoldaşlarla tanışır. Büyük bir coşkuyu yaşar ve sevinç gözyaşları döker. Kısa bir sürede yoldaşlarından aldığı destek ve güçle, kitle faaliyetlerine başlar. Zehra yoldaş çevresinde yurtseverliği ve dürüstlüğü ile tanındığından ve yine Arapça ve Kürtçe'yi bildiğinden dolayı kısa sürede kitlelerin gönlünü fetheder. Öyle ki, çevrede mücadeleye karşı olan aileler dahi kendisine kapılarını açar, O'na saygı duyarlar. Alanda belli bir gelişme sağlanır. Fakat bu yetmemektedir. Daha profesyonelce mücadele edebilmek için, önderlik sahasına gitmek ister. Amacı daha da bilinçlenip güç almak ve Parti Önderliği'ni görmektir. Fakat görev ve çalışmalar göz önünde bulundurularak bu isteği arkadaşlarca bir süre ertelenir.
Daha sonra yoldaşlarının şehit düşmesiyle sarsılır, ama düşmana kin ve öfkesi daha da artar. İntikam yeminini daha derinden ve azimli eder. Ancak düşmanın eline geçer ve tutsak edilir. 15 gün yoğun işkence görür. Burada kararlı bir tavır sergileyerek şehitlere verdiği söze bağlı kalır.
Cezaevinden serbest bırakıldıktan sonra arkadaşlarla ilişkiye geçerek, önderlik sahasına gitme ve Parti Önderliği'nin öğrencisi olma isteğini yineler. Kısa süre sonra önderlik sahasına gitmek için Suruç kırsalına geçer. Burada mücadele içinde taktir ettiği, kendisine örnek aldığı yoldaşı Sevim KABİL (Canan) de vardır.
Suruç'ta ihanetçi hainler iğrenç yüzlerini bir kere daha gösterirler. 7 Ocak 1994 günü bir ihbar sonucu yüzlerce düşman askeri, tank ve toplarıyla operasyona başlarlar. Sabah başlayan çatışma, büyük bir direnişe dönüşür. Suruç ovası, Zehra ve beş yoldaşın "Biji Serok APO" sloganlarıyla inler.
Düşman güç getiremeyince, uçak ve kobralarını devreye sokar. Çatışmada, onlarca düşman askeri ölür.
Canından çok sevdiği, her biri bir dağ parçası olan Sevim KABİL (Canan), Osman YILDIZ (Ferhat), Mezit MUHAMMED (Kemal), Recep BALİ (Musa) ve BİNEVŞ (Dilan) yoldaşların kalleş kurşunlarla teker teker yere düştüğünü gören Zehra yoldaş, asırlık öfkesini, sömürgeciliğe son mermisine kadar haykırır.
Direnişçiliği, cesareti tarihin derinliğinden gelen Zehra yoldaş, soylu kavgaya tutuşan halk neferlerinin düşmana teslim olmayacağı bilinciyle bıraktığı son mermisini öfke dolu yüreğine sıkarak, geride kalan yoldaşlarına yerni bir destan bırakarak şehitler kervanına katılır. O, PKK’nin enternasyonalist özelliğini benimsemiş, dünya insanlığı için canını seve seve veren bir Küdistanlıydı. O’nun son sözleri bizlere rehber olacaktır.
Düz ovada, yüzlerce asker ve mükemmel bir tekniğe sahip olan işgalci güçler uzun süre Zehra yoldaşın cenazesinden korktuklarından O’na yaklaşamazlar ve bu destansı şahadet dalga dalga Harran’dan Urfa’ya, Kürt ve Arap halklarının kardeşliği adına tüm ülkeye yayılır.
Duyan herkes Zehra yoldaşın son mermisini yüreğine sıkarken haykırıp gökyüzüne yükselen sloganlarını yüreğinde hissederek tekrarlar: “Yaşasın Başkan APO”, “Yaşasın PKK” diye...
Adı soyadı: Zehra ÖTÜNÇ
Kod adı: Fidan
Doğum yeri ve tarihi: Çukurova, 1974
Mücadeleye katılış tarihi: 1992
Şahadet yeri ve tarihi: Suruç, 7 Ocak 1994
Mücadele Arkadaşları
Devrim Sipan-Bülent Döner Yoldaşın Anısına
HPG Ana karargâh Komutanlığının Devrim yoldaşa ilişkin yaptığı açıklama da şunlar dile geliyor:
“1977 yılında Bitlis'te doğan ve orada büyüyen Devrim yoldaş da, her zaman Kürtlük bilinci ve gerçekliği içerisinde olmuştur. Özellikle 1994'lü yıllarda devletin uyguladığı her türlü baskıya, zulme birebir şahitlik yapan Devrim yoldaş, Kürtlerin yaşam haklarına ve özgürlüklerine yönelik geliştiren bu gayri insani saldırılar karşısında mücadelemizi tanımaya başlamış ve bu yöndeki çelişkilerinin gün aşırı yoğunlaşmasıyla, kendisine Nasıl yaşamalı(?) sorusunu her gün sorar hale gelmiştir. Özellikle içinde bulunduğu sosyal çevrenin ve aile eşrafının yurtsever olması nedeniyle düşmanın artan baskıları ve keyfi uygulamaları Devrim yoldaşta her zaman bir öfkeye neden olmuştur. Son olarak da, 94 yılında iki amcasının ve bir dayısının faili meçhul bir şekilde katledilmesinin ardından Devrim yoldaş, özgürlük saflarındaki yerini almayı tercih etmiştir. 1994 yılında katılımını gerçekleştiren Devrim yoldaş, uzun yıllar boyunca mücadelemizde her zaman önemli ve etkin bir role sahip olmuş olan Zagros alanında gerillacılık yaşamına aktif katılmıştır.
Çalışmalarda ve yaşamda öğrendiği her şeyi pratikleştirmeye çalışan ve bu temelde sorumlu bir katılımı ortaya çıkartan Devrim yoldaş, kısa bir sürede dağ yaşamına ve koşullarına uyum sağlamış, yaşanan savaş pratiklerinde de önemli görevleri üstlenmiştir. Zagros alanının çetin koşullarında ve coğrafik konumunda, uzun yıllar faaliyet gösteren Devrim yoldaş, savaşın dilini ve eylemini bu yıllarda düşmana vurulan darbelerin içerisinde kalarak, yer alarak keskin bir şekilde öğrenmiştir. Bu bilinç ve iradi duruşla bu alanının dışında yer aldığı her alanda ve katıldığı her çalışmada düşman denilen gerçekliğe bu yaklaşımı esas almıştır. Kürdistan dağlarının hemen hemen bütün parçalarında mücadele yürüten Devrim yoldaş, heyecanını ve azmini son nefesine kadar yaşamış ve yaşatmıştır. Onun bu duruşu ve özelliği her zaman yoldaşlarına, savaşçılarına bir moral kaynağı olduğu gibi militan kişilik özelliklerinde de bir ölçü olmuştur. Bunun bilincinde olan Devrim yoldaş, katıldığı andan itibaren her dönemde ve anda olduğu gibi yine böylesine tarihsel gelişmelere gebe bir dönemde de en önde olmayı tercih ederek, Amanos alanında halkların kurtuluşunu ve özgürlüğünü sağlama temelinde çalışmalara katılma isteminde bulunmuş ve o alandaki gerillacılığa aktif katılımını sağlamıştır.”
Devrim Sipan yoldaşı 2000’li yılların başlarında tanımıştım. Son Amanoslara gidene ve orada şehit düşene kadar şöyle ya da böyle hep yakın durduk. Yer yer aynı güçlerde kaldık, yer yer yakın konumlandık ve yer yerde birlikte de çalıştık. Her zaman Devrim yoldaşla özel bir ilişkim olduğunu belirtme gereği duyuyorum.
Devrim yoldaş Tatvanlıdır. Yani Kürdistan’da yurtseverliğin en köklü olarak boy verdiği bir merkezde dünyaya gelmiştir. Benim için oldum olası Kürdistan’da bazı yurtseverlik merkezleri vardır. Bu merkezlerin bazılarını ben Cizre, Lice, Bismil, Doğubayazıt, Karakoçan, Suruç, Gever, Nusaybin, Afrin, Derika Hamko, Urmiye, Mako, Amediye, Süleymaniye olarak sıralıyorum. Hiç şüphesizdir ki bu listeyi çoğaltmak mümkündür. Kaldı ki özgürlük mücadelesinin gelişimiyle bu liste çok fazla kabarmıştır. Ancak benim ilk yurtseverlik listemde kesinlikle her zaman birde Tatvan yerini almıştır. Ve bu onurlu tavrını Tatvan inadına tüm zorluklara rağmen korumasını da bugüne kadar bilmiştir.
Tatvan’ın benim için dediğim gibi her zaman özel bir yeri olmuştur. Tarihsel arka planının etkileyiciliği gibi o Van gölünün kıyısına inşa edilmiş cennetimsi şehrinde güzelliği de beni sarmıştır. Ve birde 1 Nisan 1985 yılında şehitler kervanına katılan Rauf Akbay yoldaş…
Rauf Akbay yoldaş Tatvanlıydı. Ve beni mücadele öncesi süreçte PKK saflarına katılımda en etkileyen PKK militanı olduğu kesindir. Onun o güzel, olgun, insana yakın, iknacı, sabırlı, itinalı yaklaşımları her zaman aradığım özellikler olmuştur. Bunun için Tatvan derken aklıma ilk Rauf Akbay yoldaş geliyor. Tatvan’a duygu dünyamda beslediğim sıcak ilişkimin belki de en önemli nedenlerinden bir tanesi de dediğim gibi Şehit Rauf Akbay yoldaştır.
Devrim yoldaşla da 2000 yılında tanıştığımda ilk sorduğum “Rauf Akbay’ı tanıyıp tanımadığı”ydı. Belki tanımazdı ancak akraba çevresini tanıyabilirdi diye tanıdığım her Tatvanlı arkadaşa bu soruyu sormuşumdur.
Devrim yoldaş liseyi bitirir bitirmez genç yaşlarda PKK saflarına gelmişti. Uzun yıllar Zagroslarda kalmıştı. Zagroslar deyip geçmemek gerekir. Zagros'un bir pratiği çoğu zaman başka pratiklerin birkaç yılı kadar ağır geçer. Zagros’un coğrafyası heybetli olmanın da ötesindedir.
Aslında Zagroslarda gerilla olmak için kanatlara sahip olmak diye içimden hep geçirmişimdir. “Madem böyle güzel bir coğrafyayı bu halka bahşetmişsin, madem bu halka bolca düşman da hediye olarak özenle seçerek vermişsin hele birde bu düşmanların içerisine de dünyanın en azgın, zırnık insanlıktan nasibini almamış, gururlu mu gururlu, kinci mi kinci, ırkçı mı ırkçı mı Türk egemen sınıflarını katmışsın o zaman doğrusu burada bu zulüm kalelerine karşı direnmesini istediklerine kanat hediye etmen gerekmez miydi? Madem bizi bu yeryüzünde sınıyorsun, madem bizim sana layık olup olmadığımızı test etmek istiyorsun o zaman neden bu kadar güzel, sarp, çetrefilli ve böyle zorlu olan bir coğrafya da bize sahiden kanat bahşetmemişsin” diye hep yüce tanrıya sormuşumdur. Sormaya sormuşum ama sorularım karşılıksız havada bırakılmıştır. İşte böylesine sert bir coğrafyanın gerillası olan Devrim yoldaş tam 6 yıl boyunca bu alanda kalmış söz yerinde olacaksa iradi olarak çelikleşmiştir. İradi olarak çelikleşse de fiziki olarak yaşadığı sıkıntılarda elbette olmuştur.
Zagrosların ardından Devrim yoldaşın yolu uzun olacaktır. O birçok alanda çalışma yürütmenin imkânına kavuşacaktır. Doğrusu yer yer onun yer aldığı birçok çalışmayı kıskandığımı ona ifade etmişimdir. Zagroslardan sonra Kandil alanına gelerek halk çalışma merkezine geçmiştir. Yaklaşık iki yıl bu çalışmalarda kalacaktır. Ardından 2002 yılında İran çalışmalarına geçecektir ve bir dönem İran zindanlarını tadacaktır. Derken 2003 ile 2004 yılları arasında PÇDK’de çalışmalarda bulunacaktır. 2004 ile 2006 yılları arasında ise PJAK yani doğu çalışmalarına kendisini önerecek ve orada bir müddet çalışacaktır. 2006 ile 2008 yıllarında bir ara Xınere alanı olsa da esasta yer alacağı çalışmalar DKB’dir. Yani Türkiye çalışmalarıdır. Bu çalışmaları yürütürken bir ara Kelareş alanında çalışma yürütecektir. 2008 ile 2010 yılları arasında Gare alanına gelerek tekrar askeri güçlerin yani HPG bünyesinde çalışacaktır. 2010 yılında Mahsum Korkmaz Akademisine geçerek komutanlık eğitimi görecek, eğitim ardından Amanoslara hazırlanmak için yoğunlaşma guruplarından kaldıktan sonra 2011 yılında Mazlum Amed-Aydın Baran-yoldaşın komutasında Amanoslara doğru yola çıkarken, 31 Martı gecesini 1 Nisan 2011 sabahına bağlayan günü TC devletinin askeri güçleri dünyanın en iğrenç yöntemi olan kimyasal gaz kullanarak yoldaşlarımızı bayıldıktan sonra üzerilerine giderek, alçakça baygın yatan yoldaşlarımızın kafalarına kurşun sıkarak katletmiştir. Devrim yoldaşımız bu iğrenççe uygulanan yöntem ardından 6 yoldaşlıyla birlikte şehitler kervanına katılmıştır.
Devrim yoldaşımız 17 yıl boyunca yukarıda dile getirdiğimiz gibi birçok farklı alanlarda çalışmalar yürütmüştür. Aslında bir militan olarak partimizin vereceği ne kadar tecrübesi varsa vermiş o ise bu tecrübeleri ve imkânları iyi değerlendirmiştir.
Bizde militanlar kolay yetişmiyor. Kiminin düşündüğü gibi dağlara gelmekle hemen gerilla olunmuyor. Parti militanı hiç olunmuyor. Dağlara gelmek belki ilk adımlardan sadece bir tanesidir. Hiç şüphe yoktur ki gerillaya gelmeden de atılan çok sayıda adım vardır. İlk sözler, ilk eylemler, ilk örgütlenmeler örgütlemeler derken ilk ciddi farklı sistem arayışları ardından dağlar önemli bir ilk olarak gündeme geldiğinde birçok arkadaşımız ve yurtseverimiz için sanki artık gerilla ve militan olunmuştur sanısı gelişiyor. Hâlbuki gerilla olmak, militan olmak yani PKK’nin iyi bir kadrosu olmak yılları alan, PKK’nin engin deneylerinden geçerek, hani diyorlar ya imbikten geçerek gerçekleşebiliyor. Başkası da olmuyor. Başkası gönül vermek oluyor, davaya katılmak oluyor. Bu ise Kürdistan’da devrimcilik yapmaya yetmiyor. Bu halkın sorunlarına çare üretmeye yetmiyor. Devasa bir emperyalist kampa karşı durmaya yetmiyor. Yetmediği gibi kendisiyle beraber çok büyük sıkıntılar yaratıyor ve getiriyor.
Devrim yoldaşımız sözün tam manasıyla PKK’nin birçok çalışmasında geçerek çelikleşen bir PKK kadrosuydu. Bir PKK militanıydı. Ve geleceğe çok güçlü katılabilecek olan bir komutandı. Zagroslarda uzun yıllar pratiklerden kaldıktan sonra adeta Kürdistan’ın dört parçasını dolaşarak oralarda çalışma yürüterek Kürt gerçekliğini, Kürdistan devriminin zorluklarını, ulusal birliğin ve bütünleşmenin ne kadar aciliyet gerektirdiğini derken birde her parçanın kültürel özelliklerini yaşayarak kendi kişiliğine yedirerek kendisini yapılandırmıştır.
Evet, Devrim yoldaş biraz genel Kürdistan’dı demek yanlış olmayacaktır. Bu kadar dolaşmak, bu kadar farklı sahalarda çalışma yürütmek demek öncelikli olarak tecrübe demektir. Kişilik olarak olgunlaşma demektir. İnsanlarla alıp verirken insan sarrafı olmak demektir. Yol ve yöntem zenginliğini yakalamak demektir. Hani diyorlar ya hakikatin yoluna girmek demektir.
İşte devrim yoldaşta böyle güçlü bir hakikat yolcusu ve savaşçısı olmuştu. 2000’li yıllardan sonra birçok kez partinin eğitimlerine giderek kendisini bu tecrübenin yanı sıra ideolojik olarakta donatarak arayışlarını daha da güçlendirmiştir. Evet, o her ortamda kendisine sunulan imkânı sonuna kadar değerlendirerek partinin ve halkın hizmetine bu imkânları sunmasını bilen bir militandı.
Kişilik olarak Devrim derken aklıma o güzel gözlerin sürekli gülmesi geliyor. Nedendir bilmiyorum ama onunla birlikteyken de onun ela gözlerinin bana yeşil mavi karışımı bir rengi çağrıştığını söylemiştim. Bundandır ki devrim yoldaşların gözleri benim için mavimsiydi. Bu gözlerde güleçliğin yanı sıra sürekli araştıran bir havayı hep sezerdiniz.
Devrim derken aklıma ilk gelen özelliklerden bir tanesi her şart altında kendisini eğitme geliyor. Hem genel hem de bireysel olarak bu kadar okuyan arkadaşa az rastlanır herhalde. Kendi eğitimini aksatmadığı gibi güzel de eğitim verdiğini söylemeliyim. Özelde son yıllarda onu Yeni Savaşçı Kamplarında hem komutan hem de eğitmenci yapmışlardı. Doğrusu yeni savaşçı yetiştirmekten onun üzerinde herhalde az yoldaş vardı. Başka şubelerde kalan gençler yeni olmalarına rağmen Devrim yoldaşın bulunduğu şubeye ısrarla geçmek istemelerini kendim görmüşümdür. Onlara nasıl hem komutan, hem yoldaş, hem ana, hem baba, hem nişanlı, hem dost olduğunu da gören biriyim. Yeni savaşçı adaylarının elbiselerini, çoraplarını yıkarken, onlara yemek yaparken, onlara ekmek yaparken, onların yırtılan elbiselerini dikerken onu görecektiniz. Yılların bir militanı olmasına rağmen bir gün bile yüzünü ekşitmeden bu gençlerle üç yıl boyunca of pof demeden uğraşmış ve onları militanlaştırmak için ne kadar gücü varsa hepsini sarf etmiştir. Bir ara bu çalışmada ayrılmak istediğini duyduğumda eleştirmiştim. Gerçektende bu çalışma tamda onun gibi olgunluğun zirvesinde seyreden yoldaşların işi olduğunu ona söylemiştim. Sonuçta denir ya ilk aldığın neyse son alacağında odur. Yani başlangıçlar sonu belirler diye. Her yeni savaşçı yoldaşın Devrim yoldaşla başlangıcı her zaman güzel olmuştur. Güzel ve başarılı olduğu için de gelecekleri de parlak olacaktır.
Devrim yoldaşın başka bir özelliği ise son derece mütevazi oluşuydu. Başka yoldaşları bilmem ama ben kendim bir gün Devrim yoldaşın kendisini büyük gördüğünü, başka bir yoldaşı kırdığını görmedim. Bu mütevaziliğe birde mücadele içerisinde gerçekten bu düzeyde az görülen nezaketiyle ve inceliğiyle onun kişilik yapılanması eklenince ortaya tüm zamanlarda birlikte kalacağınız bir yoldaş sevdalısı çıkardı.
Devrim yoldaş yoldaşlarını çok seven biriydi. Yoldaşlığa sadakati çok yüksekti. Yoldaşlara çok bağlı yaşardı. Bu duygularını hissettirirdi. Bu ona ait has güzel bir özellikti. Yoldaşlığa olan bu güzel özelliğinin yanı sıra genç yaşta saflara katılmasına rağmen bu düzeyde olgun olması insanı şaşırtırdı. Sonradan Devrim yoldaşın şahadeti ardından ailesinde saygın Mele'lerin olduğunu öğrenince bu kadar seçkin bir olgunluğun bu kültürden geldiğini düşünmüştüm. Devrim yoldaşın bu insanı etkileyen duruşu aslında her ortamda kabul gören, kabul gördüğü kadar her zaman en doğru çözüm yolunu ve yöntemini de ortaya koymasına götürürdü. Bundandır ki yoldaşları onun vereceği karara hem güvenir hem de kabul ederlerdi.
Suskun değildi ama ancak çok sesli olan bir yoldaş da değildi. Öyle kendi halinde olduğu da anlaşılmasın. İyi ölçen biçen bir yoldaştı. Ortamı iyi gözleyen, izleyen ve ortama bir parti militanı olarak ne katacaksa onu katmayı esas alan bir yoldaştı. Ve doğrusu hepimiz onun bu özelliğine hayran olduğumuzu itiraf edeyim.
Devrim yoldaşın böyle güzel özeliklerini sıralamaya devam edebiliriz. O yukarıda dile gelen ve burada dile getirilmeyen birçok özelliğiyle de giderek tam bir militan olmaya doğru gidiyordu. Adım adım, damıta damıta diyorlar ya aynen öyle bir militanlık seyri izlemiştir.
Militanlaşmanın son evresi olarak Mahsum Korkmaz Akademisi olacaktı onun için. Uzun yıllar ardından yeniden askeri çalışmanın tam ortasına gidecekti. 2000’li yıllardan sonra o ağırlıklı halk çalışmalarında yani siyasal çalışmalarda yer almıştı. Bu kez yeniden 2000’li yıllar öncesi yer aldığı askeri çalışmalara katılacaktı. Hem de ülkemizin en ücra köşelerinde biri olan Amanoslarda Tabur Komutanı düzeyinde bu çalışmaya katılacaktı. Mahsum Korkmaz Akademisindeki duruşu göz doldurmuştu. Katılımıyla, yeni dönem gerillacılığına olan ilgisiyle ve birde tabii ki militan duruşuyla göz doldurmuştu. Bunun sonucunda Tabur Komutanlığına terfi etmişti. Ve Tabur Komutanı olarak görev alacağı ilk yer Amanoslar olacaktı.
Devrim yoldaş bir gurup yoldaşıyla uzun bir süre hazırlık çalışmasına katıldı. Alanda gelen raporları okudu inceledi. Alanın coğrafyasını oralarda kalanlarda öğrenmeye çalıştı. Partiyle tartıştı, düşüncelerini paylaştı. Ve 2011 Mart’ın sonlarında Mazlum Amed yoldaşın komutasında Amanoslara doğru yola çıktılar. Bir müddet Suriye’de kaldılar. Geç kaldıklarını düşündükleri için sınırı geçmek için çok uğraştılar. Artık sabırları taşmıştı hızla içeriye geçerek kendi alanlarına dağılacaklardı. Halen tam çözemesekte düşmanın kulağına Mazlum Amed yoldaşla birlikte çok güçlü bir birliğin geçeceği bilgisi ulaşmıştı. Düşman tüm sınır hattını tutmuştu. Termalleri her yere yerleştirmişlerdi. Ve ne zaman ki 31 Mart günü Amanoslara doğru yoldaşlar hareket etti ve ne zaman ki yoldaşlar İslâhiye ve Hassa ovasını geçerek Amanos dağlarına yönlerini verirdiler, düşmanın daha önce aldığı bilgiler üzerine attığı pusu ile kullandığı kimyasal sonucu yoldaşlar önce baygın düşecekler ardından da insanlıktan nasibini almamış ve sürekli savaş suçu işlemekten bir nebze de olsa vicdan azabı yaşamayan bu faşist it sürüsü tarafından baygın haldeyken katledilecektir.
Evet, Devrim ve diğer 6 yoldaşımız (Mazlum Amed- Aydın Baran, Yılmaz Ernesto-Çetin Karadağ, Rojwan Tolhıldan -Zeki Durdu, Kendal Kavvar -Emrullah Atalmış, Cigerxwin Mardin -Şehmus Özalp, Boran Nurhak -Önder Konca) 1 Nisan 2011 günü şehitler kervanına katılacaktır.
Devrim yoldaşı böyle hak etmediğimiz ve faşist bir devletin faşizm ötesi uygulamaları sonucu henüz Amanoslara ulaşmadan yitirmemizi doğrusu hazmedemedik. Hazmetmeyeceğiz de. Bu kadar kalleşçe, bu kadar insanlık dışı uygulamalarla yoldaşlarımızın katledilmesinin hesabını mutlaka soracağımızın faşist cellâtlar tarafından bilinmesini isteriz. Bu bizim tarihe düşeceğimiz bir not olacaktır. Faşist cellâtlar bunu unutmasın.
Güzel yoldaş seni her zaman o güzel gülen gözlerinle, sade ve mütevazi kişiliğinle, yoldaşlığının en seçkin renginle, o her ortamda aranan olgunluğun ve ciddiyetinle anacağız. Söz sana ki insanlıktan nasibini almamış bu zebanilerden mutlaka hesap soracağız.
Söz sana ki seni Kürdistan özgürlük mücadelesinde ölümsüz kılarak mutlaka ama mutlaka abideleştireceğiz.
Söz sana güzel yoldaş, söz sana.
Kasım Engin
Kahraman Rojhılat Arkadaşın Anısına
Genç bir savaşçının ardından geriye kalan anıları anlatmak keşke zannedildiği kadar kolay olsa….
Dağların doruğundan kopan çığ gibi geçtin gözlerimin önünden. Gözlerimden süzülen iki damla yaşla uğurladım. Yiğit savaşçı, ağlamak yoktu uğurlarken yiğit savaşçıları. Dayanamadı yürek bu vedalaşmaya. Göz pınarımın derinliklerinden süzüldü iki damla yaş, yenileniyordu.
Gabarın karları eriyordu. Karlar doruklara sığınırcasına bahar yağmurları dökülüyordu. Gabarın kutsal toprağına yiğitlerin kızıl kanı misali. Bahar gelirken haber salardı. Agitlerin ve Adılların yurdu yeşerirdi. Otlar filizlenirdi. Çiçekler asilleşirdi. Dicle nehri geçit vermez olurdu.
Bedel istercesine hırçın bahara inat isyan dolu genç yüreğinle düştük. Gabarın yoluna işlemez kan emici yarasaların ölüm çemberi, asi yüreğinle yaratacaktık yarasaların çemberini dağıtacaktık. Üstümüzdeki ihanet dolu kara bulutları. Seninle yürüyüşümüz gabarın doruğunda güneşle buluşuna kadar Qırne’de yarım kalmamalı. Şehit yoldaşlarına koşarken Qırne köyünde düşmanın hain pususunda senin de Gabar’ın kutsal toprağına emanet ettik. Agit, Adıl, Gülbahar ve daha nice kahramanlar gibi kahraman yoldaş seni de bu kutsal topraklara emanet ettik.
Kürdistan ın Makü kentine bağlı Xoy kasabasın Reyvan köyünde yurtsever bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Xoy kasabasının coğrafik yapısı sert olması itivariyle asi karakter gerektiren ve kuzey Kürdistan’ın Başkale ilçesine komşu ve kültürel etkileşim yaşamış bir konumu var. Kahraman arkadaş 1988 yılında dünyaya geldi. Çocuk yaşlarda babasını kaybetmesi ve annesinin başka bir adamla evlenmesi kahraman arkadaşın yaşamına yön veren temel olgulardan bir tanesidir. Üvey babasının yanlış yaklaşımlarına dayanamayarak evi terk edip abisinin yanında kalmıştı. Kahraman arkadaş daha çocuk yaşlarda baskıya boyun eğmeyen, asi ve isyancı bir karakter kazanmıştı.
Bu asi ve isyancı karakteri çocukluğundan şahadetine kadar hiçbir şey kaybetmeden devam etti. Barbar düşmana karşı da aynı asi duruşuyla son mermisine kadar kahramanca direndi. Yani asi duruşunda hiçbir şey kaybetmemişti. Bu asi özelliği kahraman arkadaşın yaşamda hep ön plandaydı. Bir diğer özelliği ise sesinin güzel olması ve bunun yaşamına yansıması.
İlkokulun beşinci sınıfına kadar okudu. Daha sonra abisinin dayatmaları ile kuran kursuna gitti. Burada din olgusuyla tanışması gerçekleşti. Ayrıca ailenin ekonomik durumundan dolayı sınırda kaçakçılık işini yapmak zorunda kaldı. Bu kaçakçılık işi Kahraman arkadaşa inisiyatif ve girişkenlik kazandırmıştı. Bu işle uğraşırken gerilla ile tanışmış ve gerilla yaşamına karşı bir ilgi ve sempati duymaya başlamıştı. Kısa bir dönem arkadaşlara milislik yaparak parti yaşamını tanımaya çalışıyordu. Gerilla yaşamı kahraman arkadaşı oldukça etkiliyor. Partiye karşı olan sempatisi gün be gün büyüyordu. Adeta dağların gizemi ve gerillanın efsanevi duruşu Kahraman arkadaşta bir arayışa dönüşüyordu. Bu da Kahraman arkadaşı dağlara çekiyordu.
Kahraman arkadaşın çocuk yaşlarda temel çelişkilerinden bir tanesi de kadına olan yaklaşımdı. Çocuk yaşlarda iki kız kardeşine yardım etmesi ve gizliden onlara para vermesi ağabeyleri tarafından kabul edilmiyordu. Bu yaklaşımı dıştalanıyordu. Ama bu olumsuz yaklaşımlara boyun eğmeyip pes etmiyordu. Kahraman arkadaş inatçıydı.
Sınırda kaçakçılık yaparken düşmanın gerçek yüzünü tanıması ayrıca iki defa Türk askerlerince tutuklanması ve gördüğü kötü muamele onun genç yüreğinde büyük nefret ve kin beslemesine neden olmuştu. Böylesi duygularla Kahraman arkadaş 2003 yılında gerilla saflarına katıldı.
Yeni savaşçı eğitimini Xınere’de gördü. Kahraman arkadaş eğitimde en mükemmel düzeyi yakalamak, kendini hem ideolojik hem de askeri olarak donatmak istiyordu. On yedi yaşında genç bir gerilla olmuştu artık. Gerilla saflarında mütevazi yaklaşımı, olgunluğu, esprileri ile sevilen ve sayılan bir konuma ulaştı.
Yaşamdaki canlılığı hep dikkat çekerdi. Kahraman ismini almıştı. Bu ismin ağırlığının bilincindeydi. PKK saflarında kahramanlık olgusuna yaklaşımı çok iyi biliyordu. Zindan direnişinde gösterilen kahramanlığı yine gerilla saflarında Agitlerle başlayan kahramanlık destanlarını ve Önderliğin kahramanlık olgusuna olan yaklaşımını bilen ve onun ağırlığıyla bütün pratik çalışmalara katılımı esas alıyordu. Parti saflarında, tasfiyeciliğin 2003–2004 doruk noktasında ulaşan eğilimi genel örgüt yapısını zorladığı gibi aynı zorlanmayı Kahraman arkadaş da yaşıyordu. Düşman çürütme politikasına ve içte yaşanan tasfiyeci eğilime karşı geliştirilen 1 Haziran hamlesi Kahraman arkadaşta büyük heyecan yaratmıştı. Ve bu heyecan bu coşkuyla bu atılıma katılmak için Botan ve Gabar alanına dönük öneri yaptı. Ancak yaşının küçük olmasından dolayı bu önerisi uygun görülmedi. Bunun karşısında Kahraman arkadaş yaşama daha da aktif katılımı esas aldı. Önündeki zaman dilimini kendine hazırlık süreci olarak gördü ve bu zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirdi. 2006 yılında tekrardan Gabar’a geçmek için öneri yaptı. Kahraman yoldaş için Gabar bir rüya olmuştu. Ve yaşamdı.
Gabar’ın genç gizemli sevdalısı, gel desen genimle gelir misin Gabar’a el ele verip koşar mısın dağlarımıza. Gabar’a özgür yarınlara şafak sayar mısın. Gabar’ın sevdası ile coşar yaralı genç yüreğin, gizemlidir. Bağrımdaki, Gabar sevdası ve nisan yağmuru olur, damla damla toprakla buluşur. Hamza Erkendi misali toprakta yeşeren göl olur, güzelleşir. Bazen Gabar’ın doruğunda deli poyrazla Agit’in portresi olur ve savurur tüm acıları. Baharla hırçınlaşan Dicle misali büyük umutlarla akarım Botan’ın kalbine.
Yani Kahraman arkadaş gizemli bir sevda olmuştur. 2006 yılında Botan grubuna girer. Yoğun bir hazırlık eğitiminden sonra Botan’ın hayalini süsleyen Gabar’a Agitlerin yuvasına Kürtlerin sembolüne ulaşacaktı. 21 Temmuz günü Gabar’a geldi. Gaba’da Çırav alanına düzenlemesi oldu.
Düşmanın Botan saldırısı özelde de Gabar’da gerillayı bitirmek için ve sonuç almak içindi. Bu plan çerçevesinde yoğun teknik ve binlerce askerle vahşi ve barbarca saldırıyordu. Bu saldırılar karşısında büyük komutan Agit’in ardılları Adıllar öncülüğünde kahramanca bir direniş sergilediler. Ve düşmana ağır darbeler vurdular. Kahraman arkadaş asi kişiliği ile bu direnişi ön saflarda aktif bir katılımla sergiledi. Gabar’daki duruşu ile yoldaşlar arasında sevilen bir yoldaştı. Olgun duruşu, savaşta soğukkanlılığı yoldaşlarına karşı hoşgörülüydü. En son 2008 15 Nisanında Geliye Gurdula’nın Qırne köyünde çıkan çatışmada Hamza Erkendi arkadaş şehit düştü. Bu şahadet haberi Kahraman arkadaşı oldukça etkiledi. 17 Nisan günü bir arkadaşla Hamza arkadaşın cenazesini almak üzere Qırne köyüne gitti. Saat 15:40 da düşmanın kurmuş olduğu pusuya düştüler. Kahraman arkadaş Gabar geleneğine sahip çıkarak büyük bir kahramanlıkla düşmana karşı büyük bir direniş gösterdi. İki saat boyunca aralıksız düşmanla çatıştı. Yoldaşlığa olan bağlılığı her zaman ön plandaydı. Bundan dolayı çatışmada yanındaki arkadaşa heval ikimiz kurtulamayız. Sen git ben savunmanı yaparım, bütün arkadaşlara selam söyle. ‘Bı ji serok APO’ der.
Kahraman arkadaş büyük bir kahramanlık sergileyerek şahadete ulaşmıştı. Kahraman arkadaşın bütün arkadaşlara gönderdiği selamı vasiyeti olarak alıyoruz.
Simko Derik
Şehit Serxwebûn arkadaşın şahadetinin gerçekleşmesinin altında yatan temel etkenler gerilla hareket tarzına yeterli düzeyde uyulmamasıdır.
24 Haziran günü Bingöl’ün Dağlı tepe alanında bulunuyorduk. Sabah keşifçi arkadaşlar rutin olan sabah keşfini yaparken, diğer günlerden farklı olan durumları görmelerine rağmen bunları çok fazla dikkate almıyorlar. Dikkate almamalarının nedeni ise düşman gücünün bulunduğu yerle bizim bulunduğumuz nokta arasında uzak bir mesafenin olmasıdır. Düşman gücünün konumlandığı yer Gol tepesiydi. Bu tepe normalde gözcülük için düşmanın kullandığı bir yerdi. Yalnız diğer günlere oranla bu tepede düşman hareketliliği yaşanıyor, düşman açık hareket ediyordu, hem de tepeye zırhlı araçların konumlandırıldığını görüyorlar. Fakat bizim keşifçi arkadaşlar bu durumu da normal karşılıyorlar. Hâlbuki düşmanın gözcü olarak gönderdiği birimler hiçbir zaman açık hareket etmezler. Düşmanın bizim üzerimize uygulamak istediği taktiğe gelmiştik. Düşman sivil insanlar içinden seçtiği ajanlarla noktayı tespit etmişlerdi. Düşman kendini gösterdiği yönden değil de ters bir yönden saldırıya geçmeye hazırlanıyordu. Düşmanın bu tutumu öğlen saatlerine kadar devam etti. O gün saat 10–11 öğlen nöbetçisi bendim. Ben gerillada bir özellik kazanmıştım, nöbetlerimde düşman telsizini hep dinlerdim. O günde telsiz yine bendeydi. Düşmanın telsiz konuşmalarından anladım ki düşman geniş bir halka biçiminde noktanın nöbet yerinden gözükmeyecek bir şekilde ilk mevzilendirmesini yapmış ve hazırlıklarını bitirmiş. Ve ilk mevzilerine yakın olan noktaları aramaktadırlar. Bu konumlanma öğlenin saat 10’una kadar bitirilmişti. Ben telsizde bunları anladığım gibi noktaya inip arkadaşlara durumu bildirdim. Bu arada yanıma iki arkadaş alarak tekrar nöbet yeri olan tepeye gittim. Biz üç kişi nöbet yerinde mevzilendik. Yalnız bizim tarzımızla düşmanın yöneliş tarzı birbirine denk düşmüyordu. Düşman bizim olduğumuz yeri rahat kontrol altına aldığı için noktaya saldırı pozisyonunu değiştirmişti. Tepeye direk yönelmektense sızma taktiğiyle noktaya saldırmayı hedeflemişti. Bu duruma karşı bizim iki mevziimiz boşta kalmıştı. Ve o mevziler boş olduğu için olaya müdahale edemez durumdaydı. Aktif olan yalnız bizim bulunduğumuz mevziiydi. İlk müdahaleyi yaptım. İlk gelen beş kişilik düşmanın öncü birimine darbe vurmuştuk ve iki kayıpları olmuştu, düşmanın noktaya yönelmesini durdurmuştuk. Bu müdahaleden sonra tepenin bırakılması ve çember daralmadan yer değişikliğine gidilmesi gerekiyordu. Çünkü yerimiz bir çatışma için uygun değildi. Biz o esnada tepeyi bırakmayarak noktaya indik. Hava saldırısı için yapılan bazı mevzilere dağıldık. Belli bir süre bekledik ve kobra helikopterler gelmeyince hemen bulunduğumuz yerden ayrılmayı öngördük. Nokta değişikliğine gitmemiz doğruydu, yalnız gittiğimiz yön yanlıştı. Çünkü çemberin içine gidiyorduk. Hedeflediğimiz yere ulaşmıştık ulaşmasına ama buranın da düşman tarafından hemen çembere alındığını bilmiyorduk. Meğerse düşman gidişimizi görüyor ama ses çıkarmıyor. Bu arada biz noktamıza ulaşmıştık ve mevzilenmeye çalışıyorduk. O esnada düşman dört noktadan bizi vurmaya başladı. Biz hemen mevzilere girdik. Biz dört mevzi oluşturduk. Mevzilerimiz C harfi şeklindeydi. Çünkü düşmanın içimize sızmasını ancak bu tarzla engelleyebilirdik. Bu arada saat 12 civarıydı. Haziran ayının o uzun günleri bir türlü geceyi getirmiyordu. Mevzilerimiz düşman tarafından görülmüştü, onun için de düşman çevremizi görmeyelim diye üzerimizde çok yoğun teknik kullanıyordu. Mevzilerimiz üstü kapalı mevzilerdi. Çok yoğun teknik kullanıldığı için çevremizi kontrol etmekte zorluk çekiyorduk.
Şunu da unutmayayım; biz ilk noktadan ayrılırken bu noktanın çevresine iki ayrı yere arkadaşları mevzilendirmiştik. Bunun amacı şuydu; biz hareketteyken düşman bize yönelirse bu arkadaşlar müdahale edeceklerdi. Bir de geniş alanda arkadaşların olmasıyla dar bir çemberde olunmayacaktı. Bizi çok daraltırlarsa bu arkadaşlar duruma müdahale edecek ve düşmanın bizi daraltmasını engellemeye çalışarak düşmanın yoğunluğunu dağıtacaklardı. Ama bu düşündüklerimiz gerçekleşmediği gibi her iki grubumuzun da her hangi bir temasları veya müdahaleleri olmadı, operasyonun da dışında kaldılar. Bu durumda düşmanın çemberde kalan arkadaşlarla sınırlı kalma durumu yaşandı. Dolayısıyla yoğunluğun hepsi bir noktaya yöneldi. Aslında nasıl, niye bu duruma geldiğimizi, niye müdahale edilmediği de tam anlayabilmiş değiliz.
Saat 12 sıralarında kobralar ikinci sortilerini yaptılar. Bu saldırıda da her hangi bir kaybımız olmamıştı. Kobralar saldırılarını tamamladıktan sonra sonuç alıp almadıklarını anlamak ve geriye kalanları da kara saldırısıyla sonuca ulaştırmak için düşman birlikleri üç koldan araziye girmeye başladılar. Birinci kolları ilk mevziimize ulaştıklarında arkadaşlar bu kola vurdular ve düşman kolunda insanı hayrete düşürecek bir çığlık koptu. Burada düşmanın bir ölüsü, iki de yaralısı olmuştu. Bu şaşkınlık içinde düşmanın savunma kolları ağır silahlarla müdahale etmek isterken çok sayıda askerin çığlıkları ve komutanların küfürleriyle anlaşılıyordu ki bu ilk kol darbe yemişti. Bu durumda geri çekildiler. Hemen ardında ikinci saldırı gelişti, bu saldırı Serxwebûn arkadaşın bulunduğu mevziiye olmuştu. Bu saldırı sonucunda da düşmanın kayıpları oldu ve saldırı kolları hızla geri çekildi. Karadan gelen düşman saldırıları darbelenince düşman tepelere çekilerek tekniğe başvurmak zorunda kaldı. Üçüncü defa kobraları üzerimize gönderdiler. Bu arada saat akşamüstü 6 civarıydı. Bu vuruşlar saat 7’ye kadar sürdü. Kobralar gidince düşmanın tekrardan karadan ikinci defa saldırıya hazırlandığını gördük. Artık akşamüstüydü. Bu saldırının bizi fazla zorlamayacağının bilincindeydik. Bu sefer saldırı kollarının sayısı artmıştı. Yanılmıyorsam kol sayısı beşe çıkmıştı. Saldırı geldiğinde benim içinde bulunduğum mevzi boşta kalmıştı. Diğer üç mevziimiz temasa girmişti. Burada da düşmanın altı kaybı olmuş, sonuç alamadan geri çekilmişti.
Bu esnada şunu belirtmek istiyorum; Şehit Kani arkadaş Rojhılat'lı bir arkadaştı. Genç, dinamik, oldukça coşkulu bir arkadaştı. Kobralar son sortiyi yaparken bizim içinde bulunduğumuz mevziinin önüne bir roket isabet etti. Bu roketin etkisiyle hem mevzi sarsıldı hem de mevziinin içinde kapkara bir barut dumanı oluştu. İlk defa Kani arkadaşın ses tonunda bir değişiklik hissettim. “Heval bu duman kimyasal silah mıdır?” diye titrek bir sesle sordu. Ben “ hayır heval bu sadece barut dumanıdır” dedim. Kani arkadaş kimyasal silah olmadığını anlayınca rahatladı. Ben onun daha da rahat olması için “heval düşman bize çok yakın, kimyasal silah kullanamazlar” dedim, Kani arkadaşın cevabı ise “zaten kaygım kimyasal silahtır. Kaygım, düşmanın ateşine cevap vermeden sessizce bu mevzide can vermektir, İşte tek kaygım budur” demişti. Kani arkadaş genç olmasına rağmen cesaretinden, moralinden, dürüstlük ve bağlılığından dolayı her zaman örnek aldığımız bir arkadaş olmuştu. Kani arkadaş, yanımızda bulunan misafir arkadaşların önde olmamaları için de öğlen 12.00’den akşam 8.00’e kadar mevziinin bir tarafında hep nöbette ve eli tetikte beklemişti. Biraz dinlenmesini kendisinden istediğimiz zaman “heval bu arkadaşlar misafir. Onun için onların önde olmasını istemiyorum, bir şey olursa da bize olsun, arkadaşlara olmasın” şeklinde cevap vererek yanındaki arkadaşlarını canı pahasına koruyan bir fedakârlığı Kani arkadaş büyük bir kahramanlıkla gösteriyordu. Aslında olumlu bir olayı, kişiyi ve olguyu anlatırken ya onu pratiğinde gerçekleştireceksin ya da onu hiçbir zaman anlatamayacaksın. İşte Kani arkadaşı da anlatmak ancak onun gibi olduğun zaman mümkün olabilir. Çünkü Özgürlük yürüyüşünde Kani arkadaş da tüm diğer yoldaşlarımız gibi Özgürlük yürüyüşünün öncülerden biri olmuş ve kutsal varlığımız olan şahadet mertebesine ulaşmıştır. Belki fiili olarak ölüm bir kopuşu anımsatır ve başkasını anlatamazsın. Bir şeyi ve birini anlatmak, anlamak o olmakla, onu anlamakla mümkün olabilir. O olduğun kadar onu anlatıp, anlayabilirsin. İşte şehit Kani arkadaş da diğer şehitlerimiz gibiydi. Ve O onlar olduğu için onları anladı ve uyguladı. Kesin veya mutlak denilen şey bu olsa gerek.
Artık akşam olmuştu, karanlık çöküyordu. Düşmanın kendisine karşı bir saldırı gelişmesin diye mevzi değişikliğine gittiğini görüyorduk. Bunun üzerine biz de hemen harekete geçtik. Mevzilerden çıkarak bir planlamaya gittik. Planlamaya göre nereye, nasıl gideceğimizi belirledik. Bu temelde yürüyüşün düzenlemesi yapıldı. Bunun üzerine Ş. Sinan öncü, ben artçı olduk ve Ş Serxwebûn arkadaşı da ortaya alarak harekete geçtik. Şehit Sinan arkadaş araziyi daha iyi tanıyordu ve bir de 12 yıllık bir gerilla olduğu için öncü de olmak zorundaydı. Çatışma noktasından yola çıkarak ilk temasa girdiğimiz noktaya geldik. Diğer grubumuzla burada buluşacağımızı sanıyorduk. Yalnız telsizle çağrı yapmamıza rağmen bu iki grubumuza ulaşamadık. Bunun üzerine Dağlıtepe’den Ferxana’ya doğru yola çıktık. Başlangıçta patika kullanmaktan kaçındık. Onun yerine araziyi kullanmayı esas aldık. Belli bir süre araziyi kullandıktan sonra öncü arkadaşlar kendilerini araba yoluna, oradan da patikaya bıraktılar. Biz de ardı sıra onları takip ettik. Patikaya girdiğimiz zaman saat gece 11 civarıydı. Patikadaki yürüyüşümüz kısa sürdü. Patikada
Burada Sinan arkadaşı yeterli olmasa da anlatmak istiyorum. Sinan arkadaşın katılım tarihini bilmiyorum. Pratik alanda tanıdığım Sinan arkadaş çok farklı bir insandı. Mücadele alanındaki duruşu ve kararlılığı ile mevcut duruşumuzun çok üstünde bir duruş sahibiydi. Mütevaziliği ile belirgin, morali hiç düşmeyen bir arkadaştı. Günlük yaşamda gelişen olay ve olgular üzerine tartışmayı seven ve onlar üzerinden yeni bir yaklaşım geliştirmeye çalışan bir yapısı vardı. Sinan arkadaşa baktığında onda arkadaşlık duygusunun yüceliğini çok rahat görebilirdin. Zaten o duygusu olmasaydı kahramanca bir tutum da sergileyemezdi. Sinan arkadaş, Önderliğin söylediği gibi “ Fedai an’a cevap olandır” sözünü ve çizgisini yaşamış ve yaşatmış örnek bir arkadaştır.
Ben Sinan arkadaşın şahadetinden sonra arkadaşlara ulaşıp istikametimizi değiştirmeyi hedefliyordum. Arkadaşlara ulaştığımda Serxwebûn, Kani ve Harun arkadaşların da yaralanmış olduklarını gördüm. Bu durum karşısında neye uğradığımı şaşırdım. İlk ulaştığım arkadaş Kani arkadaştı. Yanına yaklaştığımda yatış pozisyonundan anladım ki yaralıdır. Hiç konuşmadan onu ateş altından çıkarmak için derenin içine yuvarladım. Derenin içerisinde kendisine “heval nereden yaralısın?” diye sorduğumda Kani arkadaş “her iki ayağımdan yaralıyım” dedi. Ayağını bağlamak istedim, fakat tek elle beceremedim. Kani arkadaş, Harun ve Serxwebûn arkadaşların da yaralı olduğunu söyledi. Ben o esnada Harun arkadaşın bulunduğu yere gittim. Harun arkadaş sırt üstü yere uzanmıştı, yanına yakınlaştığım sırada “heval ben gidiyorum” dedi. İlk başta bulunduğu yerden ayrılacak şeklinde anladım. Fakat öyle değildi. Meğerse çenesini altına silahı dayamış birilerini bekliyormuş. Ben yanına ulaşacağım sırada mermi sesi geldi. Harun arkadaş da Sinan arkadaşın tutumunu sergilemişti. Ben arkadaşların bu tutumu karşısında duygumu denir, öfkemi denir anlayamadığım bir durumdaydım. O anki durumumu anlatmam şu an mümkün değildir. Harun arkadaştan ayrılarak Sexwebun arkadaşın yanına gittim. Serxwebûn arkadaşın yanına ulaştığımda, Serxwebûn arkadaşın sırt üstü uzanmış bir şekilde çektiği acıyı benden gizleyerek ben sormadan o yaralandığı yeri bana gösterdi. Benim yaramın durumunu sordu. Kendisinden önce benim durumumu sorması beni oldukça etkilemişti. Ben hemen Serxwebûn arkadaşın sırtından çantasını indirerek aşırı kan kaybını önlemek için yağmurlukla ayağını bağlamaya çalıştım. Kan kaybını önemli oranda durdurmuştum. Yalnız Serxwebûn arkadaşın yürüme olanağını tamamen yitirmesi onun operasyon içinden çıkmasını engelliyordu. Çünkü Serxwebûn arkadaşın fizik yapısı benim gibi bir insanın onu taşımasını imkânsız kılıyordu. Harun arkadaş şehit düşmüştü, Sinan arkadaş şehit düşmüştü, Kani arkadaş ağır yaralıydı, bense yarı bir haldeydim. Serxwebûn arkadaşı taşımam tamamen olanaksızdı. Serxwebûn arkadaşı çektiği tüm acılara rağmen sürükleyerek ateş altından uzaklaştırmaya çalıştım. Serxwebûn arkadaşı belli bir yere taşıdıktan sonra kendi istemi üzerine durduk. Serxwebûn arkadaş saatin kaç olduğunu sordu, bense saatin bir buçuk olduğunu söylediğimde dönüp bana “ çantamı ve silahımı getir” dedi. Silahı ve çantası yaralandığı yerde kalmıştı, oradan ayrılarak Serxwebûn arkadaşın yaralandığı yere gidip silah ve çantasını almak istedim. Orası düşman hâkimiyetinde olduğu için gece görüş dürbünü ile düşman beni fark etti. Ve bulunduğum yeri yoğun bir ateş altına aldı, bir yandan da lazerli suikast atışları yapıyorlardı. Bu esnada çantaya ve silaha ulaştım ama bir mermide almıştım. Yalnız aldığım mermi ne yürümemi nede hareketimi kısıtlıyordu. Çanta ve silahı aldıktan sonra Kani arkadaşın durumunu öğrenmek için yanına gittim. Kani arkadaş şehit düşmemişti ama artık aldığı üçüncü merminin etkisiyle suyun içine düşmüş, sesi zor duyulur hale gelmişti. Konuşmak istediğini anladım, kulağımı ağzına yanaştırdığımda bana kısık bir sesle üşüdüğünü söyledi. Ben Kani arkadaşı suyun içinden çıkararak mermilerden korunabileceği bir taşa sırtını dayayarak ve üstüne yağmurluğunu örterek Serxwebûn arkadaşın yanına döndüm. Burada şunu da söylemekte yarar var. Serxwebûn arkadaşın yanında bir arkadaş daha vardı. Şoktan dolayı kendisinin ağır yaralı olduğunu söyledi ve bize her hangi bir yardımı olmadı.
Serxwebûn arkadaşın yanına ulaştığımda “bir daha gayret et buradan çıkalım” dedim. Serxwebûn arkadaşsa çantasını istedi ve ekledi “o taramalardan ve senin de gecikmenden dolayı şehit düştüğünü sandım” dedi ve ardından çantasında bulunan örgütsel bilgileri çıkarıp bana vererek, mutlaka bu bilgilerin örgüte ulaşması gerektiğini belirtti. Bense “hayır, ben senden ayrılmayacağım” dedim. Serxwebûn arkadaşsa “talimattır sen misafir arkadaşı da alarak ve örgütsel dokümanlarla birlikte örgütün yanına gideceksin” sözlerini birazda sert bir üslupla söyledi ve “çalıların içinde bana bir yer yap ve gidin” dedi. Çalıların içinde bir yer yaptık, Serxwebûn arkadaşı oraya koyduk, silahını da yanına bıraktım. Ayrılacağım sırada sağ eliyle zafer işaretini vererek “BİJİ SEROK APO” sloganıyla adeta bizi uğurladı. Ve ben gece saat 2.15’i geçe yanından ayrıldım. Tekrar Kani arkadaşın yanına gittim ve durumunu öğrenmek istedim. Kani arkadaş, konuşma ve görme duyularını yitirmişti.
Arkadaşlardan ayrılırken operasyonun içinden çıkmayı düşünmedim, daha çok arkadaşların bulunduğu yeri görebilecek bir yer tercih ettim. Hedeflediğim yere ulaştığımızda artık şafak sökmek üzereydi. Aslında hedeflediğimiz yer çok uzak değildi ama düşmanın konumlanmasından dolayı geç ulaştık. Yerimize ulaştıktan sonra olacakları beklemeye koyulduk. Sabah olunca düşmanın konumlanmasını, nereleri tuttuğunu rahat görebiliyorduk. Hemen üstümüzde de düşmanın bir kolu vardı. Bunu biliyorduk ve bilinçli onlara yakın bir yerde durmuştuk. Durma amacımız da kullanılan tekniğin bizim üzerimize etki yapmasını engellemekti. Sabah saat 6’dan sonra düşmanın savunma kolları dışında tüm gücü arazi aramaya, taramaya başladı. Kobra helikopterleri ve yoğun tekniğe dayalı arazi arama, taraması bizim bulunduğumuz yer dışında her tarafı kapsıyordu. Bu yoğunluk yavaş yavaş bizim bulunduğumuz yöne doğru genişlemeye başladı. Bu arada saat 8.00 olmuştu. Bulunduğumuz yerden düşmanın hareketini rahat kontrol edebiliyorduk.
Gün 25 Haziran, saat 8.30’a doğru ilerlerken Serxwebûn arkadaşı sakladığımız yere doğru düşmanın bir kolunun yöneldiğini gördüm. Bu düşman kolunu gördükten sonra durumun değişeceğini anladım. Tam saat 8.30’du, o anı hiç unutmam. M–16 silahları çalışmaya başladı. Bir süre sonra durdu ve bomba patladı. Ben bunun ne anlama geldiğini anlamıştım.
Bu silah sesleriyle Serxwebûn arkadaş da şahadete ulaşmıştı. Burada dördüncü şehidimiz olmuştu. Ben hala şehit arkadaşların bulunduğu yerleri takip ediyordum. Düşmanın hareketinden kayıpları olduğu anlaşılıyordu. Çünkü aşağımızda bulunan eski bir araba yolunda düşmanın kayıplarını sedyelerle taşıdıklarını hem telaşlarından hem de seslerinden anlıyordum. Yalnız yolun kendisini göremiyordum. Şehit arkadaşların bulunduğu yeri tam olarak göremiyordum. Köylülerin hayvanlarıyla şehit arkadaşların cenazelerini düzlüğe çektiler ve Helikopterle Bingöl merkeze götürdüler. Orada yalnız Serxwebûn arkadaşın vuruşuyla bir astsubay, üç özel harekât timi olmak üzere dört kayıpları olmuştu. Bu operasyonun sonucu düşmanda 15’i aşan bir kaybı ve yaralıları olmuştu. Bizde ise dört şehit arkadaş ve üç yaralı arkadaş vardı.
Düşmanın geliştirdiği bu operasyon farklı bir operasyondu. Kuzey’de bulunduğum süre içerisinde böylesi bir operasyonla bugüne kadar hiç karşılaşmadım. Düşman istihbarat faaliyetleri yürüterek Serxwebûn arkadaşın Erzurum’a geleceği günü öğrenmişlerdi. Bundan dolayı da düşman, elinde bulunan ihanetçi unsurları da operasyona dahil etmişti. Yerel kaynaklar ve arkadaşlarda düşmanın telsiz konuşmalarından çıkardıkları sonuca göre Şemo unsuru da bu operasyonda yer almıştı. Daha sonra mahkeme kayıtlarında da bu durum netlik kazandı. Operasyon da 25 Skorski, helikopter, 4 tane de kobra helikopter yer alıyordu. Darbe yiyen düşman kolu helikopterlerle operasyon alanından gücünü çekerek yerine yeni bir birlik takviye ediyordu. Bu durum da net ortaya koyuyordu ki düşman Serxwebûn arkadaştan çok korkuyordu. Onun nasıl bir komutan, nasıl bir militan olduğunu bildikleri için tedbirli gelmişti. Düşman da Serxwebûn arkadaşın şahadetiyle bir sonuç elde etmişti. Bu operasyonda bir eyalet komutanı, bir takım komutanı, bir tim komutanı, biri de savaşçı olmak üzere dört önemli kayıpla kendine moral kaynağı yaratmıştı ve bunu da kitle içinde propaganda aracı yapmıştı. Bu ağır kaybımızdan sonra düşman geri çekilmeye başladı. Biz ise üç gün sonra arkadaşlara ulaştık. O zaman gördüm ki iki arkadaş daha yaralıdır. Bunlar Pılıng Karlıova ve Azad Çüngüş arkadaşlardı. Her iki arkadaşın durumu benden daha ağırdı. Bu olaylardan sonra yaralı arkadaşlar daha güvenlikli bir araziye taşındı. Kayıpların yarattığı moral bozukluğunu gidermek, yetersizliklerimizi tespit etmek ve bunu bir hamleye dönüştürmek amacıyla toplantılara gidildi. Ve yeniden düzenlemeler yapılarak pratiğe geçildi. Yaşanan şahadetlerin intikamını almak için kapsamlı eylemsellik faaliyetlerine arkadaşlar hırsla yöneldiler. Ve bu önemli oranda atmosferi değiştirdi. Bu arkadaşlarda yaşanan duygusal tepkileri belli oranda törpüledi.
24 Haziran’da Erzurum eyaletinde yaşanan operasyon sonucunda Şahadete ulaşan Şehit Serxwebûn, Şehit Sinan, Şehit Harun, Şehit Kani arkadaşların anısına yazılmıştır.
Şehit Serxwebûn arkadaş Amed / Hazro,
Şehit Kani /Urmiye,
Şehit Harun/ Van,
Şehit Sinan /Hani’li
Yoldaşlarımızdı. .
Devrimci Selam ve Saygılar
Mirza Tolhildan
Zerdeşt yoldaşın neden gerillada Dersimi soy ismini kendisine aldığını halen bilmiyorum. Birde sürekli Dersim sahasını önermesini de bilmiyorum. Ancak onun daha önce de özelde de son yıllarda da sürekli Dersim’e geçmek için rapor yazdığını biliyorum. Hatta parti onu en son Botan alanına gönderirken daha sonra Botan sahasından Dersim’e geçiş yapabileceğini de söylediğini de biliyorum. Ama yine de neden bu kadar Dersim sevdası sorusuna verilecek cevabım yoktur.
O güney batılı bir arkadaştı. Köyleri Güney Batı coğrafyasının en güzel olan bir yerinde bulunuyordu. Köylerinde insanın sabah uyandığında ilk gördüğün dağ Nurhaklardır. Hani o meşhur Nurhaklar var ya o Nurhaklar işte. Xorto yoldaşımızın bahsettiği o kuzey Nurhaklar var ya işte o Nurhaklar. Sinan Cemgillerin içinde kaldığı ve geçtikleri Nurhaklar işte buralardır.
Nurhaklı olupta soy ismini Dersimi yapmasını doğrusu hep merak etmişimdir. Bizler dünyanın öbür ucunda gelerek Nurhakları görür görmez aşık olarak soy ismimizi Nurhak yapmamıza rağmen o bunu yapmamış ve Dersimi soy ismini kullanmıştır. Bizde birde adettendir herkes ismini ve soy ismini kendisi belirler. Belki yeni gelirken birileri erken davranırda yakın süreçte şehit düşmüş bir yoldaşın ismini de size vermek ister. Ancak tercih sizindir. Kendi ismimizi kendimizin almasının özgürlüğü. Bu özgürlük dünyada neredeyse kimseye tanınmayan bir özgürlük olduğu için paha biçilmezdir.
Evet dediğim gibi Zerdeşt yoldaşı düşünürken hep önce onun Dersimi olan soy ismine düşüncelerim gider takılır. Ne zaman düşüncelerim bu hususta kendilerini özgür kılarlarsa o zaman Zerdeşt yoldaşla olan anılarıma kayarım.
Zerdeşt'i tarif etmek gerçekten zor desek ne kadar insan inanır bilmem ama gerçekten de Zerdeşt yoldaşı yazmak zordur. Onunla yaşayanlar bilir onun yazılmasının ne kadar zor olduğunu.
Zerdeşt yoldaşı sivilde de görmüşlüğüm olmuştu. O da köylerinde o bahsettiğim Nurhakların tam karşısında. Yanımda ise Nurhakların yetiştirmiş olduğu gelmiş geçmiş olan en büyük şair, en büyük yoldaş, en büyük halkçı ve tabi en büyük devrimci Xorto yani Halil Şahin vardı. Doğrusu o oraların en sevilen militanı ve araziyi tanıyan iyi bir militan olarak beni Zerdeşt yoldaşların evlerine götürmüştü.
Zerdeşt yoldaşı tanımadan birkaç ay önce dünyalara değiştirilemeyecek olan Ana’sını ve bir o kadar değerli ve militan olan babasını tanımıştım. Ve tabii İbrahim amcayı ve anayı tanımadan önce de Mizgin yoldaşı yani Elif Gezer yoldaşı Engizeklerde tanımıştım. Elif Gezer yoldaş yani Mizgin, Zerdeşt’in gerilla da olan ablasıydı. 29 Temmuz’u 30 Temmuz 1993 yılına bağlayan gece de TC askeri güçlerinin kimyasal silahlarla katlettiği 18 yoldaştan biriydi.
Evet, ben gerilla da Zerdeşt yoldaşın ailesine çokta yabancı sayılmazdım. Kaldı ki kültürel olarakta yakınlığımız söz konusudur. Hele hele dil olarak aynı yörenin insanları olduğumuz için doğalında bir kültürel benzerlik vardı. Bu kültürel benzerliğin yanı sıra devrim dalgasında bir Apocu militan olarak yer almak Elbistan kırsalında dolaysız olarak Zerdeşt arkadaşın ailesini tanımak demekti. Çünkü Zerdeşt yoldaşın ailesi oldukça yurtsever bir aileydi. Devrimci gelenekleri olan bir aileydi. Bunun içindir ki 1970’lerin başlarında Sinan Cemgiller Malatya’ya doğru yol alırlarken uğradıkları ve kaldıkları ve sonra da Nurhaklar dedikleri yerler bu memleketlerdi. Ve bu Türkiye devrimcilerini ağırlayan, kollayan, saklayan İbrahim amca olmuştur. Yani Zerdeşt yoldaşın babası olmuştur. Hala hatırlıyorum tam Kaşan köyünün karşısında piramit tarzı yukarıya yükselen ve sanki binlerce cam parçasında yapılmış olan bu piramidin üstlerinde İbrahim amca Sinan Cemgil ve yoldaşlarını saklayarak korumuştur.
Evet, Zerdeşt yoldaş böyle bir aileden geliyor. Ve ben bu aileyi 1993 yılında Engizeklerden Nurhaklara doğru yol alırken bir geceleyin Xorto yoldaşın öncülüğünde bal almak için gittiğimde tanışmıştım. Gurup komutanımız aynı zamanda eyalet komutan yardımcımız olan Sarı İbrahim yoldaşın komutasında bizler kuzey Nurhaklara kayarken Kaşan köylerinin içerisinde geçmek zorunda kalmıştık. Aldığımız bilgiler -ki öyle olduğu kesindi -yurtsever insanlardı. Xorto yoldaş köye yakın bir yerde Sarı İbrahim yoldaşa bal alabileceğini söylemişti. İbrahim yoldaşta benle Xorto’yu yolumuzun üstünde bulunan balcılara göndermişti. Ve gittiğimiz balcı tesadüfen Mizgin yoldaşın babasıydı. Birde yanlış değilsem abisi vardı. Kısa bir sohbet ardından bize bal ayarlayıp verdiler. Parasını vermek istediğimizde bolca sözü İbrahim amcadan işitmiştik.
Doğrusu düşmanın her tarafta olduğu bilgisine rağmen, İbrahim amca bizimle epeyce konuşmuş, durumumuzu sormuş, ihtiyaçlarımızın olup olmadığını ne yapabileceğini de ekleyerek tam bir militanca yaklaşımı bize karşı sergilemişti. Çok etkilenmiştim. Uzun zamandır böylesine militanca bir yurtseveri görmemiştim. Bu kadar militanca yaklaşımın arasına tek bir kere Mizgin arkadaşı koyarak sormamıştır. Çünkü onun için tüm gerillalar Mizgin’di ve Mizgin ise bir gerillaydı. Ve Mizgin yoldaş ise bizim Kuzey Nurhaklara gelen gurubun içerisindeydi.
İşte Zerdeşt yoldaşın ailesini böyle tanımıştım. Ve tüm içtenliğimle söylemek isterim ki bu ailemiz bu militanca duruşundan dolayı her zaman bana özel olmuştur. Arada yıllar geçtikten sonra da ara sıra şimdilerde yurt dışında yaşayan İbrahim amcaya selamlarımızı iletmeyi ihmal etmedik. Çünkü İbrahim amca daha doğrusu İbrahim arkadaş kolay unutulacak bir insan değildir.
Bizim kuzey Nurhaklar gezimiz bitiyor ve yeniden Engizeklere dönüyoruz. Bu arada yaşanan çatışmada TC devletinin kullandığı kimyasal silah sonucu Mizgin yoldaşta 17 yoldaşıyla birlikte şehitler kervanına katılıyor. Ben Zerdeşt yoldaşla bu şahadet ardından evlerinde tanışıyorum. Yanlış değilsem okul okuyordu. Dışarıda yani metropollerde gelmişti. Kısa bir tartışmamız yaşanmıştı. Ancak genç olmasına rağmen kendisini yetiştiren ve birikimi olduğu her halükarda göze batıyor.
Arada yıllar geçmişti. Yıl 1997 aylarda nisan’dı. Ben Zap alanında Haftanin alanına bir gurup yoldaşla o zaman Botan eyalet komutanı olan Cemal arkadaşın yanına aynı kış Botan’da yapılan konferans sonuçlarını almak için gelmişim. Burada bu konferans sonuçlarını alacağız ardından da kendi gücümüze bu sonuçları aktararak geçeceğimiz pratik yerlerde uygulayacağız.
Biz bir haftalık tartışmalar ardından geri alanımıza dönerken şimdilerde ismi Şehit Ayhan Dolu olan bu vadi o zaman ismi Dola Bayana’ydı. burada bulunan Fazıl arkadaşın yanına geliyoruz. Bir müddet oturduktan sonra Fazıl arkadaş yanımızda bir hemşerin var demiş ve isminin Zerdeşt olduğunu belirtmişti. Henüz yeni dağa gelmişti. Tanışmak istemiştim. Elimi ona uzatıp durumunu sorduğumda o “merhaba heval Kasım” demişti. Kendimce hiç görmediğim bir gençle yeni tanışacağım ancak o ismimle hitap etmişti. Nerede tanışıyor soruları üzerine, yukarıda dile getirdiğim tanışma hikâyesini anlatmıştı. Doğrusu Zerdeşt yoldaşın gerillaya katılmasına çok fazla sevinmiştim. Mizgin yoldaşın takipçisi olarak dağların doruklarına gelmesi kendi başına saygı uyandıracak bir eylemdi.
Biraz tartıştık aileyi, İbrahim amcayı çevreyi genişçe konuşma imkânı bulmuştuk. Ancak ailenin faşist devlet elinde ne kadar çektiğin de Zerdeşt yoldaş anlatmıştı. Ailede başka tutuklamalar yaşanmış. Zerdeşt yoldaş kendisi daha önce tutuklanmış ve faşizmin esaretinde çıktığında ise onun yolu dağlara çıkmıştı.
Evet, Zerdeşt yoldaşla böyle yeniden dağlarda tanışmıştım. Botan alanına gidene kadar da hep şöyle ya da böyle yakın durduk. Yer yer birlikte çalıştık. Onun şahadetinden önce de büyük cihaz üzerinde o hazır olmadığı için özel selam göndermiştim. Herekollardaydı. Yani komutanlara yaraşacak diyarlarda. Herekol alanına bakıyordu. Yani komutanlaşmıştı. Ve aldığım bilgilere göre de iyi bir komutan olmuştu. Ve buna ben çok sevinmiştim.
Zerdeşt yoldaş dağlarda bir yoldaşın gelişimi için ne gerekiyorsa onu yaptığını söylemem herhalde yanlış olmayacaktır. O zindanda dağlara çıktığında önceleri eğitim almış ancak daha çokta ideolojik eğitimler vermiştir. Hızla Kürtçesini geliştiren Zerdeşt yoldaş bulunduğu tüm ortamlarda eğitimi üstlenen biri olmasını hep bilmiştir. Yine Haftanin alanından sonra o kuzeye, Botan’a gitmiş ve yaklaşık 5 yıl boyunca aralıksız Botan eyaletinde çalışmalar yürütmüştür. O yıllarda en zor olan alanların başında ise Beytüşşebap geliyordu. O burada bir cepheci olarak girilmemiş alan bırakmadığı gibi hem halkı örgütlemiş hem de yoldaşlarının tüm ihtiyaçlarını temin etmesini bilmiştir. Bir ara “çok fazla kaldı çekelim” dediğimiz de eyalet bırakmamıştı. Çünkü Zerdeşt yoldaş yöre halkının tüm sevgisini ve saygısını kazandığı için tam bir güven ortamını yaratmıştı. Ve bunun için halkımızda onun orada ayrılmasını istememişti. Evet, Zerdeşt yoldaş halkçılığı ve zorluklara göğüs germenin ne olduğunu bu pratiklerde herkese göstererek tam bir başarı grafiği çizmişti.
Ardından o güneye gelmiş bir eğitimden geçtikten sonra önce alımcı, daha sonra HPG bünyesinde kurulan Roj matbaasında çalışmış ardından da HPG BİM’in genel sorumlusu olarak basın çalışmalarının koordinatörlüğünü yapmıştır.
O alım çalışmalarında oldukça başarılıdır. Matbaa çalışmalarının kurumsallaşmasında en büyük rol ona düşmüştü. Ancak onun HPG BİM sorumluluğu tüm çalışmalarında en göze batan ve dikkat çeken olmuştur. İç sorunları bolca yaşadığımız bir süreçte çok köklü ve radikal bir ideolojik mücadeleyle o HPG BİM çalışmalarını en verimli bir şekilde yürütmesini bilmiştir. Yaklaşık iki yıl boyunca o bu çalışmayı alnın akıyla yürütmüş ardında da yeniden kuzeye gitme önerisini yaparak yollara düşmüştür. Kuzeye gitmek için yer yer yoldaşlar ayları ve yılları beklerken o basın çalışmalarında çıkar çıkmaz bir hafta sonra direk Botan’a düzenlenmiştir. Ve önceleri gideceği yer onun çok hakim olduğu ve herkesin onu tanıdığı Beytüşşebap olmuştur. Ve o yeniden Gevdanların içine gitmiştir. Böyle erken düzenlenmesi bir de özelde ona olan ihtiyaçta kaynaklandığı kesindi.
2007 yılında Zerdeşt yoldaş Botan sahasına geçmiştir. Dediğimiz gibi önceleri Beytüşşebap ardında Besta ve peşinden de Garisa alanlarında kalmıştır. Birçok çalışmanın içerisinde yer alan Zerdeşt yoldaş özelde 2010 yılında gündüzün ortasında basılan Pervari ilçe baskınıyla ismini yeniden duyurur olmuştu.
Evet, bir komutan böyle süreçlerde geçerek komutanlaşmıştı. Böyle kendisini herkese kabul ettirmiş ve böyle başarılı bir grafiğin sahibi olmuştu. Zorluklardan geçmiştir ama o her zaman bu zorlukları aşarak, geride bırakarak kendi temposunu bulunduğu ortamlara da yansıtarak yoluna devam etmiştir.
Zerdeşt yoldaşın mücadele içerisindeki yaşam öyküsünü kısa olarak böyle ele almışken onun kendisini anlatmadan geçmek doğru olmayacaktır.
Kimdir Zerdeşt Dersimi dediğimiz de önce onun özelliklerini anlatmamız gerekir.
Zerdeşt yoldaş öncelikli olarak insanı kendisine çeken, sıcak, içten, güleç, sevimli ve oldukça da saygılı olan bir insan olarak her ortamda kabul görmüştür.
Zerdeşt yoldaş tam bir eğitimciydi. Öyle ki sade Kürtçesiyle, dolgun birikimiyle, yüksek kavrayışı ve güçlü pedagojik tecrübesiyle insanları ikna etmesini iyi bile bir insandı. O katıldığı ilk günden başlayarak her ortamda eğitim veren, bu konuda büyük uğraş sahibi olan bir yoldaştı.
Zerdeşt yoldaş derken akla ilk gelen özelliklerinden bir tanesi de herhalde hiç yerinde durmayarak çalışan ve emek sarf eden insan akla gelir. O sözün tam manasıyla bir saniye bile yerinde durmayan biriydi. Atom karınca sözü herhalde en çok ona uyar. Bir dakikası boş geçmeyen Zerdeşt yoldaş öyle ki onunla çalışanlar yer yer zorlanabilmişlerdir. Korkunç kendisine yüklenerek fizik sınırlarını da aşan bir emek harcamayla pratiğe katılmasını bilmiştir. Felsefik olarak “durmak ihanettir” sözü de onunla anılması yanlış olmayacaktır. Öyle emek harcayan, emeğinin derli toplu olmasına dikkat eden, emeğinin ürüne dönüşmesi azami de duyarlı yaklaşan Zerdeşt yoldaş bu bağlamda eski kelimeler kullanacak olursak tam bir proleterdi.
Zerdeşt yoldaşı mücadele içerisinde sevilmesine yol açan bir başka neden ise onun ideolojik ve örgütsel sağlam duruşuydu. O içimizde geliştirilmek istenen tasfiyeciliğe karşı amansız bir mücadele sürdürerek örnek olmasını da bilmiştir. Bulunduğu ortamlarda partinin doğrularını egemen kılmak için öncelikli olarak kendisini geliştirmiş ve bununla sınırlı kalmayarak çizgi dışı yaklaşımlara karşı da tavrı net olmuştur. O sözün tam manasıyla tam bir çizgi militanıydı demek onun hak edeceği bir tespit olacaktır.
Yine Zerdeşt yoldaşın başka göze batan ve herkesi etkileyen bir hususu ise yaşamdaki sadeliği ve yaşam duruşuydu. Dışarıda onu gören hiç kimse ama hiç kimse onun bulunduğu ortamda birincil derecede sorumlu olduğunu bilmezdi. Bilemezdi de. Giyimiyle kuşamıyla, insan ilişkileriyle tam bir mütevazilik abidesi olduğu gibi derviş vari duruşuyla da o bilinen bir hırka bir lokma felsefesinin de öncüsüydü. O gerçekten bir hırka bir lokma felsefesine göre yaşayan, buna göre kendisini konumlandıran duruşuyla da göze batmış ve yoldaşlarınca sevilmiştir.
Zerdeşt yoldaşın başka ayırt edici bir özelliği ise kadın yoldaşlara yaklaşımıydı. Belki denilecektir ki o bir alevi olarak doğalında kadına saygı duymuştur. Bu da belki doğrudur ama Alevilerin içerisinde de kadınlara nasıl ters yaklaşıldığını da az görmeyen değiliz. Nasıl iktidarcı kesilerek kadını baskıladıklarını yaşayarak gördüklerimiz de olmuştur. Ancak Zerdeşt yoldaş çok güzel özellilikleriyle kadın yoldaşlarına her zaman iyi bir yoldaş olmasını bilmesini yanı sıra onlarında Zerdeşt yoldaşa değer verdiğini gözlerimizle görerek yaşamışızdır. Ve çoğu zamanda Zerdeşt yoldaşın bu durumunu birazda içimize attığımız hayranlığımızla da saklamışızdır.
Zerdeşt yoldaşı bir de savaşçılığı ile anlatmamız gerekir. O birçok pratiklerde anlının akıyla dik çıkmasını her zaman bilmiştir. Öyle ki uzun süreli gerilla mücadelesinde onlarca eyleme katılarak büyük tecrübeler kazanarak komutanlaşmıştır. Özellikle son Botan pratiğinde dönemin iyi ve profesyonel bir komutanı ve gerillası nasıl olur sorusuna kendi cephesinde cevaplar aramaya kalkışması anlamlıdır. 2010 yılında Botan sahasında Dördüncü Stratejik Hamleye en çok katılan alan Garisa bölgesi olmuştur. Ve bölgenin bir takım komutanı olarak en ileri düzeyde rol oynayan Zerdeşt yoldaş olmuştur. Bir gün boş durduğunu gören olmamıştır. O her gün yeni bir eylemin peşine takılarak güçlü bir devrimci yaratıcılıkla eylemlerin peşinde koşmuştur. Ve o sadece koşmamıştır o aynı zamanda pratiğe bilfiil katılarak, öncülük ederek kendi yapacağı eylemin keşfini de yaparak sonuç almasını bilmiştir. Öyle ki Pervari ilçe baskını yapıldığında 5 koldan ilçenin tüm hedefleri vurulmuş ayrıca geri çekilme hatlarında da düşmana büyük darbeler vurarak dönemin eylem tarzını ortaya koymuştur. Botan’da daha doğrusu Pervari hattında durmayan bir savaş pratiğiyle öncülük düzeyinde komutan Zerdeşt vardır. Bu bağlamda o tüm diğer güzel ve devrimci özelliklerinin yanı sıra iyi bir komutanlık ve gerillacılık örneği de sergilemiştir.
Zerdeşt yoldaşı yazarken birde onun kaleminden söz açmamız gerekiyor. O şiirleriyle ve yazdığı güçlü edebi yazılarıyla da yoldaşlarının yüreğinde taht kurmasını bilmiştir. Öyle ki onun yazdığı yazılar belki de gerillayı en iyi ifade eden, tarif eden yazılardır dememiz gerekir. O bir Botan’ı anlatırken oturup dinlemek gerekiyor. O şehitleri yazarken oturup geçmişe, bugüne, geleceğe dalmak gerekiyor. Öyle ki o bir yoldaşı yazarken hakkını vermeden yazısını elinden indirmeyen biridir. Yine siyasal yazıları, örgüt yazıları derken bir bütünen güçlü bir kaleme sahip olan biri olarak o HPG BİM çalışmaları açısından da önemli ve saygın bir yeri hep koruyacaktır.
Tüm bunların yanı sıra, Zerdeşt yoldaş kompleleşen bir militan olarakta örgütün gündemine sunduğu raporlarıyla, düşünceleriyle de girmiştir. Onun yazdığı raporlar tüm parti yapısını etkileyecek, güçlendirecek değerlendirme ve verilerle doludur. Bundandır ki örgüt yönetimi özelde Zerdeşt yoldaşın yazdığı raporlara çok değer vermiştir.
Zerdeşt yoldaşı kısa da olsa yukarıda söylenenlerle anlatmaya çalıştık. Ancak ilk cümlemizde de belirttiğimiz gibi onu yazmak öyle kolay değildir. Kolay olmuyor da. Olamaz da.
Onu yıllardır tanıyan biri olarak, ona ilk günden bugüne kadar hep özenle yaklaşan biri olarak onun şahadeti çok derinden beni ve yoldaşlarını yaraladığını söylemek istiyorum. Giderek büyük adımlarla kendisini geliştiren Zerdeşt yoldaş böyle erkenden gitmemesi gerekirdi diye de hayıflanmadan edemiyor insan. Onun bu davaya katacakları her geçen gün daha fazlalaşıyordu. Partinin istediği bir militan çizgiye doğru hızla ilerliyor olması genel mücadele açısından da çok büyük bir kayıp olmuştur.
En son 2011 yılında Pervari ilçesine dönük yeniden bir eylem planlamasına gidilir. Eylemin koordinesi Zerdeşt yoldaştır. Eylem çok başarılı geçer. Ne var ki eylemde bir yoldaş yaralanır. Bu yaralı yoldaşı geride bırakmamak için, o yoldaşı kurtarmak için geri eylem yerine dönen Zerdeşt yoldaş bir yoldaşını kurtarmak için girdiği çatışmada şehitler kervanına katılır.
Doğrusu Zerdeşt yoldaşın güçlü yoldaşlık ilişkileri onu başka bir yaklaşım göstermesine de zaten izin vermezdi. Onun yaşam ilkeleri önderliğimizin belirlediği “yoldaşlık ilkelerim” gerçekliği temelinde şekillendiği için o bir yoldaşının tırnağının kanamaması için canını her zaman verebilecek düzeyde yaşama katılmış ve nitekim bu ilkeler temelinde de şahadeti göğüslemiştir.
Zerdeşt yoldaşı anarken onu hep yukarıda sıraladığımız güzel ve seçkin özellikleriyle anmanın dışında başka bir seçeneğimizin olmadığının bilinciyle her yerde, tüm şartlarda ve tüm zamanlarda anacağımızı ve ona bağlı kalarak ona layık olacağımızın sözünü devrimciliğimiz üzerine yeniden veriyoruz.
Kasım Engin
" Hareketimizin en önemli özelliği şehidi anlamanın, vasiyetinin boşa gitmemesi için yenilmeyen partisini gerçekleştirmektir."
Menaf yoldaş, 1955 yılında Batman'ın Gercüş ilçesinin Dazvane Köyünde, orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Aile feodal ve tutucu bur yapının hakim olduğu bir çerçevede kalmaktadır. Menaf yoldaş da bu şekillenmenin etkisi altında büyür. Sekiz çocuklu ailenin en büyüğüdür ve ailede en sevilendir. Küçük yaşlarda oldukça zeki ve çalışkan biridir. Öyle ki okuldaki en çalışkan öğrenciler kategorisindedir. Batma’da ortaokul ve lise'yi okuyan Menaf yoldaş, bu süreçte oligarşik sistemin tüm çarpıklığın ve acımasızlığını görür ve sisteme karşı oldukça tepkisi gelişir. özgürlük Hareketi’nin bu dönemde alana girmesiyle birlikte, Menaf Yoldaşta etkilenmeye başlar. Sokak kavgalarıyla, okulda yaşanan sağ-sol çatışmaları bu süreçte Menaf yoldaşta belli bir bilinçlenmeyi getirir. Partinin yüce önderlerinden Mazlum DOĞAN ve Mahsum KORKMAZ arkadaşlarla bu dönemde tanışır ve bu yoldaşlardan derin bir şekilde etkilenir. Artık aktif olarak Batman'da Parti faaliyetlerine katılır, verilen her görev ve sorumluluğu eksiksiz ve zamanında yerine getirir. Menaf yoldaş, artık çevresi tarafından sevilen, sayılan olgun ve güvenilir bir kişiliğe kavuşur. Bu dönemde sürekli sorgulayan, araştıran, ondan sonra harekete geçen bir tarzı yakalar.
Gün gün sıcak olayların ve çatışmaların yaşandığı Batman'da birçok tutuklama olur ve Menaf yoldaş' ta 80' lerin başında tutuklanarak Diyarbakır Cezaevine konur. Bu süreçte oligarşik sistemin 12 Eylül faşist darbesiyle yaptığı baskı ve katliamlara tanık olur ve oligarşik sisteme öfkesi giderek büyür.
Dört yıl Diyarbakır zindanında kaldıktan sonra, zindandan çıkar ve tekrar Batman' a gelir. Fakat Menaf yoldaş deşifre olduğu için oligarşik güçler ve yardakçıları tarafından devamlı rahatsız edilip, sık sık gözaltına alınır. Artık daha fazla burada kalamayacağını anlayan Menaf yoldaş 85' lerde Antalya' ya gitmek zorunda kalır. Antalya' ya gittikten sonra, Partiyle ilişkisi kopar ve bu süreçte inşaatlarda çalışarak yaşamını sürdürür. Ailenin yoğun baskısı sonucu bu dönemde Menaf yoldaş evlendirirlir.
'90’larda Özgürlük Hareketi muazzam gelişmelerle devasa boyutlara ulaşır. Artık bu dönemde halk kitleleri ayaktadır ve büyük serhıldanlar olur. Özgürlük Hareketi'nin alana girmesiyle birlikte, Antalya'daki örgütlenmelerde, yürüyüşlere ve halk konitelerinin oluşturulmasında Menaf yoldaş ve yanındaki birçok arkadaşın rolü büyüktür. Bilgi birikimi geniş olan Menaf yoldaşın en önemli özelliklerinden biri de kitap okumadır. Bu konuda öğrenci kesimiyle daha çok diyalog kuran Menaf yoldaşın sözleri oldukça önemlidir. "Sizler bu kadar çalışıyorsunuz, fakat çalışmanın ne olduğunu anlamıyorsunuz. Sizler bu kadar dergi ve gazete satıyorsunuz ama bir güne bir gün bu gazete ve dergileri okumuyorsunuz. Eğer sizler okuyup, araştırma yapmazsanız bu çalışmanızdan hiçbir sonuç alamazsınız. Alacağınız sonuç kaba pratikten ileri gitmez." demişti.
Bu dönemde Antalya'da türeyen çeteci eğilime karşı duran Menaf yoldaş, oldukça büyük zorluklarla karşılaşır ve bir dönem bu çeteci eğilim tarafından tecrit koşullarında tutulur. Fakat o bir yolunu bulup halkla ilişkisini devam ettirir. '92'nin başlarında kardeşini gerilla saflarına gönderir. 93' te kardeşi ve 12 arkadaşının Kulp' ta hunharca katledilmesine büyük bir öfke ve tepkisi gelişir. Bundan sonra, görevlere yüksek bir moral ve arzuyla katılır.
Büyük eylem ve görev adamı olan Menaf yoldaş, bu dönemde oldukça güvenilir bir kişiliğe ulaşır. Halka sevecen ve candan bir yaklaşım gösteren Menaf yoldaş, oldukça soğukkanlıdır. En tahrik edici bir olay karşısında bile, çok sakin durur ve olaya olgun bir tavırla yaklaşarak çözer. Bazen büyükle büyük, çocukla çocuk olabilen özelliklere sahipti Menaf yoldaş.
94'-95' döneminde İzmir sorumlusu olur. İzmir' de bir süre görev yapar. Ama burada deşifre olunca Mersin' e döner ve Mersin sorumlusu olarak görevine devam eder. " Beni en fazla kızdıran, kendini olduğu gibi göstermeyen bireylerdir" sözünden de anlaşılacağı gibi Menaf yoldaş dürüstlük konusunda oldukça ilkelidir. Hiçbir ikiyüzlü yaklaşıma geçit vermez yaklaşımlarında.
95' yılında Buca cezaevinden kaçan bir unsurun itirafları sonucu Antalya, İzmir ve Mersin'de büyük çapta operasyonlar gelişir ve birçok insan gözaltına alınır. Bu gözaltına alınanlardan biri de Menaf yoldaş' tır. Bir akrabasının evinde yakalanır. Sorgunun başından sonuna kadar büyük bir direniş gösterir. Oligarşik güçler sorguda Menaf yoldaşın ağzından tek kelime bile alamayınca denir bir çubukla vahşice kafasını delerler, daha sonra suratını ve kafasını parçalarlar. Menaf yoldaş, bu sorguda kahramanca direnerek böylece şahadete ulaşır.
Özgürlük Hareketi'nin hem bir neferi hem de bir komutanı olan Menaf yoldaşın anısı önünde saygıyla eğiliyor, onun şahsında tüm devrim şehitlerini anıyoruz.
Anısı mücadelemizde önder olacaktır...
Adı Soyadı: Abdulmenaf ZENGİN
Kod Adı: Dr.Kemal
Doğum tarihi ve yeri: 1955 Batman- Gercüş - Dazvan Köyü
Şahadet tarihi ve yeri :20 Aralık 1995
Mücadele Arkadaşları
Senin Ölümsüzler kervanına katılışını duyduğum an, bir sızı kapladı yüreğimi; sıcak su beynime döktüklerini hissettim, gözlerim kamaştı. Ve derinlere dalıp gittim. Anılarımız canlandı gözlerimde. Şimdi hangisini anlatayım, bilemiyorum. Seni yazmak, anlatmak istiyorum, yazamıyorum. Hangi yönlerini yazayım bilemiyorum. Kahramanca direnişçiliğini mi, bir tarihçi oluşunu mu, araştırmacı-incelemeci yanlarını mı, romancılığını mı, örgütçülüğünü mü, eylemciliğini mi, yoksa ince ruhlu bir şair oluşunu mu, bilemiyorum, özge can bilemiyorum. Yazmak istiyorum ama aynı zamanda seni dile getirmekte zorlanacağımı, anlatamayacağımı anlıyorum, dolayısıyla da kaygılanıyorum. Tüm yönlerini anlatamayacağım için kusura bakma.
En fazla nefret ettiğin; şiirlerinde, yazıtlarında yerden yere vurduğun alçaklığın, soysuzluğun ve ihanetin kara hançeri sonucu; kahramanca direnerek, son kurşunu kendine sıkarak, şahadetlik kervanına katıldın. Son kurşunu kendine sıkarken bir an olsun bile tereddüt etmeyişini okuduğum zaman şaşırmadım. Çünkü senden beklediğim bir tavırdı. Hatta buradaki arkadaşlara da şunu söyledim: 'Tam Gezgör’ce bir eylem!" diye. Bu senin direngenliğinin somut ifadesiydi. Davaya, yoldaşlarına, ölümsüzlere Ölümüne bağlı oluşunun son pratiğiydi...
Mustafa GEZGÖR yoldaş, sevdamıza yeni kavuşmuştun. Yılların özlemiyle içinde besleyip büyüttüğün ülke aşkına doymayışına yanar yüreğim, yiğit insan! Özgür vatan yaratma hasretiyle, özlemiyle savaşırken, yasak ülkenin güzelliklerine doymazken, aramızdan, bir ihanet sonucu erken ayrılışına tutuşur bedenim. Bu kadar erken gidişine inanamıyorum; hayat dolu, yaşam dolu, sevda dolu, umut dolu, kavga dolu yüreğinle GEZGÖR!
Evet arkadaşım, gözlerimde canlanıyor hatıraların, ufacık masanın başında, yere bağdaş kurmuş, Amed zindan vahşetini insanlığa aktarmanın uğraşıyla, gelecek nesillerin dersler çıkarması için, olumlu olumsuz yönleriyle tanıtmak için, gece-gündüz demeksizin yazışını hatırlarım. Öyle ki, bazen kendi yazdıklarını bile okuyamadığını hatırlarım, anımsarım. Fazla yer kaplamasın, biraz tasarruf olsun diye ufacık harflerle yazardın. Yüzlerce sayfayı getirir "daktilo et" derdin. Ancak yazını okumakta oldukça zorlanırdım. Yazının baş harfleri ve bıraktığın nokta sayısına göre bir anlam vermeye ve kelimeyi çözmeye uğraşırdım. Bazen de getirir birlikte çözmeye çalışırdık.
Boş oturmayı, tembel tembel düşünmeyi, yerinde durmayı sevmezdin; okur, araştırır, değerlendirir, sorar soruşturur ve yazardın hep.
Hatırlar mısın GEZGÖR, özgürlüğe uçuş için ipince, uzun mu uzun, havasız, dar bir mekanda metal sallardın; körük yapardın ciğerlerini, aldırmazdın kalp yetersizliğine, coşardın deli bir ırmak gibi, kayaları eşerek, bağımsızlık savaşına...
Zaptedemezdi zebaninin parangalan ufacık bedenini. Esat'ı, Şahin'i ve daha bilmem hangi soysuzu, kinle, öfkeyle karşına alır, sallardın "hançerini". O an intikam kesilirdi bütün bedenin. Solgun, yorgun devrederken hançer nöbetini; "Al, şuna dikkat et. Esat'ı ve yaptıklarını, yaşadıklarımızı düşün. Bütün bedeninle, ruhunla karşına al ve parçala onları" derdin. Ki, öyle de yapardık. Kesik kesik alınan nefes ve özgürlük halayına tutuşacağımız anın sabırsızlığıyla yüklenirdik...
Özgürlük sevdamız, ak güvercinimiz bir ihanet sonucu kana bulanmıştı. Eli kanlı, ağzı salyalılar saldırdı direniş kalemiz 35'e. Bedenler gerilmiş son kertesine kadar. Yakalandı, yakalanacak tedirginliğiyle, pür dikkat kesilmişti iradeler, bütün uzuvlar.
Yanaştı cellatlar, indirdi balyozu kapağına ve onca emek, kan, ter bir çırpıda heba ofdu. Uçtu özgürlüğümüz bilinmez diyarlara. Yeni esaret zincirleri geçirildi boyunlarımıza. Ve havalandırmanın loş karanlığında, duvarın dip köşesine oturmuş, başını avuçlamış, gözyaşlarını gizleme gereği duymamıştın, "ihanet iki elim yakanda olacak" diye hıçkırıklarla haykırmıştın.
O an, ak gibi beyazlaşmıştı tenin, tenimiz. Kan bedeninde çekilmişti, asi yürekli emektar!
Asi yürekli diyorum. Doğrudan şaşmazlığından, düşmana duyduğun müthiş kinden, öfkenden, davaya, yoldaşlarına, ülkeye ve halka duyduğun ölümüne bağlılığından dolayı söylüyorum, sakın yanlış anlama can yoldaşım. Doğru bildiğin herhangi bir şeyi inatla savunan ve gereklerini pratiğe aktarmada sakınmayışımdan dolayı söylüyorum. Kimileri bu davranışını "amatörlük döneminin alışkanlığı" olarak değerlendirirdi. Hiç de öyle olmadığını biliyorum. Çünkü böylesi ilk adımlar fedakarlık ister, cesaret ister; Ölümüne davaya sahip çıkmanın bir gereğiydi ve somut gerçekliği göstermek için gerekliydi de.
Hatırlar mısın Gezgör, daha dört duvar arasındayken bile tek düşüncen ve hedefin vardı. Yılların intikamını almak için savaşmak ve tüm tutsakları Özgürlüğe kavuşturmak istiyordun. Şöyle; "partiye, tutsakların özgürlüğüne kavuşturulması için bir birim oluşturmak isteyeceğini ve bu konuda dayatıcı olacağını" söylerdin. Ve, "sırayla bir köstebek gibi dağları deleceğim" diyordun. Dışarı çıkar çıkmaz dayatıcı olduğunu ve Zindan Direniş Konferansı'nın karar çıkartmasında katkıda bulunduğunu biliyoruz, Bizlere özgürlük ortamında nasıl sahip çıktığını da...
Az daha unutacaktım. Duydun mu candaşım, Nevşehir'de ve Adana'da şeytanın bacağını nihayet kırdık. Tam on tutsak özgürlüğe uçtu. Üstelik devrime katkı sunabilecek arkadaşları da beraberlerinde götürdüler. Hiç kuşkusuz bunda senin de payın vardı, bir mimar olarak. Bu haberi duyduğuna çok sevindiğini biliyorum. Hayallerinde düşlediğin gerçekleşti.
Demin hançer dedim de hatırladım, aklıma geldi. Sahi nedendir bilmem ama, en çok kullandığın "hançer", "zılgıtlar", "savaş naralarımız", "gerillanın göğsündeki nişandım" kelimeleriydi. Bu terimlerle karşılaştığım an hep sen canlanırsın gözlerimde, cefakarım.
Ekim 88'de Amed sürgününde, cümle iblisler çullandılar üzerimize, vurdular, kan deryası ortamında. Üçüncü katın merdivenlerinden sürükleye sürükleye, vura vura koridora çıkardılar. Basamaklara çarptırılarak sürüklenirken bile, zafer naraları atarak, zorbanın zorbalığına gür sesinle şamar indirdin. "Akibetiniz Esat olacak" diyerek. Koridorda daha da artırıldı vahşet, sağanağa dönüştürüldü darbeler, gözler balon, dudaklar patlak, kafalar yarık, bedenler mosmor. "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek", "Kahrolsun işkence", "Akibetiniz Esat olacak" haykırışlarını gizlemek, Ölüm fermanlarını işitmemek için, ağızlar beyaz bezle bağlandı. Gür sesinde, seslerde zangır zangır titrediler. İradeler bilenmiş, isyana durmuş yürekler naraları, zılgıtları patlattı, Amed'in şanına yakışırcasına.
Uğruna ölüp ölüp dirildiğimiz ülkeden uzak diyarlara sürülmenin verdiği ızdıraplar işin cefasıydı. Ne söylediğini hatırlar mısın Gezgör; "Buralara iyi bakın, bu güzellikleri doyasıya seyredin. Kim bilebilir, belki bir daha hiç göremeyeceğiz" dediğini. İlerleyen konvoyda, üstü başı kan içinde, eller kelepçeli, kollar zincirli, kölelik zincirlerine vurulmuş umudu beklerken! Doyasıya seyredemedik, soluyamadık havasını... dört bir yanı kuşatılmışlığıyla...
Hangi yönlerini anlatayım can yoldaşım, bilemiyorum, düşüncelerim dağılıyor, boğazım düğümleniyor, gözlerim buğulanıyor, yüreğim daralıyorken...
Temmuz sıcaklığında, açlığın 28. gününde, eriyen bedenlerle Kerbela yolculuğuna çıkartılışımızı mı? Vahşet sonrası doldurulduğumuz hücrelerdeki anıları mı, bilemiyorum. Aldılar ikişer ikişer, ayırdılar birer birer bir deri, bir kemik kalmışlığımızla, vahşet kol gezdi en ücra hücrelerimizde! İnsanlıktan çıkmış zebaniler, gelişi güzel ölümüne indirdiler darbelerini. Bu vahşet "sefaları"nı mı anlatsam, yoksa coşku dolu, yaşam dolu yüreğin taşmazlığını mı?
Kırkıncı günlerindeydi, yine bir kalp krizi kapını çaldı. Soluk alamaz olmuştun. Attılar bir battaniyenin içine, ufacık bedenini. Açlığın yolculuğunda ufaldıkça ufalmışlığınla hastaneye götürdüler.
Doktorlar koşuşturdu, sardılar dört bir yanını, "Bırakın beni, tedavi kabul etmiyorum, arkadaşlarım Ölümle pençeleşirken..." diye tane tane, kesik kesik sözlerindeki ölümüne yoldaşlarına bağlılığı mı?
Yoksa bir sanatçı oluşunu.mu? Hatırlar mısın Newroz'u canlandırdık Aydın zindanında. Piyesteki rolünü ne kadar çok severdin, özenmişliğinle, Kawa'yı, ak mintanıyla. Kawa rolüne tüm iraden, ruhun ve benliğinle kendini kaptırmıştın. Hele bir de sakalının ak gözükmesi için tebeşir tozuyla beyazlaştırman ve yüreğinin derinliklerinden kopup gelen, heyecanla, coşkuyla dünümüzü, bugünümüzü dile getirişini hatırladın mı? Ne kadar çok yakışırdı sana o kıyafet. Bütünleşmişti iradenle. Coştukça coşturdun tüm izleyenleriyle birlikte. Bir anlık canlılığının donduruluşu; bağdaş kurmuş vaziyetini halen gözlüyorum fotoğraf üzerinde, dün gibi canlı ve diri...
Ateşin başında şiir okurken, o mimiklerin; oturup kalkışın, alçalıp yükselen ses tonun, el-kol hareketlerin, göğsünü yumruklayışın... Ve ardından patlayan zılgıtlar. Diken diken olurdu saçiarın. Bilir misin zılgıtlar hep seni isyana kaldırırdı. Bazen buğulaştırırdı gözlerini, bazen de gayri ihtiyari olarak hızlandırırdı adımlarını.
Adımların deyince anımsadım. Volta atarken, yol yürürken sendelemezdin. Ama beton zeminde top koştururken ayağının sendelediğini fark ettim. Yoruldukça sekmen daha da belirginleşiyordu. Gezgör, niye sendeleyerek yürüyorsun, koşuyorsun diye sorduğumda, kurşun yarasını gösterdin. Kaç yıl geçmişti aradan, ama, halen kemik kaynaşmamış, kurşunun geçtiği kaval kemiği öylece kalmıştı. Evet Gezgör, 30 Temmuz'da Kırbası baskınında Salih Kandal'la birlikte yaralanmıştın. Salih yoldaş, kan kaybından şehitler kervanına katılmıştı. Sen ise yaralı kurtulmuş ve şehit düştüğün güne kadar da Kırbası olayının canlı izlerini hep kendinle birlikte taşıdın...
Hep şöyle derdin, "APO'cu ruh, coşku, inanç, fedakarlık, kararlılık, bağlılık, cesaret İnsanı direngen/eştirir; coşturur, ayakta tutar. Coştukça coşturan, el attığın işi kökünden söküp almanın temel anahtarıdır"'diye. İnsanlığın, devrimciliğin, hele hele Kürdistan gibi bir ülkede yaşayan militanın vazgeçemeyeceği olmazsa olmaz öğeleriydi bunlar ve sen bunlar uğruna yaşamını adamıştın.
Sen rahat uyu, gözlerin arkada kalmasın. Özgürlük halayına tutuşacağımız an zılgıtlar çekeceğiz, tilililerle. Hissedecek ve sesimize sesinle yanıt vereceksin... Bedenen aramızdan erken ayrıldığına sen de yanıp tutuşursun, ama başka çarenin kalmadığını biliyorsun, biliyoruz, onurun abidesi!
İnsanlığı ayaklar altından kurtarmak için daha nice can, kan, gözyaşı gerekir. Bedeli ne ise vereceğiz, vermeye hazırız. Yaşatacağız özgürlük sevdamız! sonsuza dek. Çocuklar Özgürce yaşayacak, yasak ülkede. Çocukları çok sevdiğini de yazmak gerekirdi. Dedim ya, tüm yönlerini anlatamayacağım, oysa sen, şehitler albümünü hazırlarken, Kürdistan tarihini yazarken, zindan gerçekliğimizi belgeleştirirken ne kadar da derinliğine yazardın, yiğit İnsan GEZGÖR
Gezgör, yarın Newroz, halaya duracağız zılgıtlarla. Patlatacağız savaş naralarımızı, zindan burçlarında...
Cevdet İNAK
BİR YİĞİT DEVRİLMİŞ DEDİLER
Korkuları yanıbaşında bir Diyarbakır sokağı
ve elveda niyetine ölüm
ipekli bulutlarda bir kayıp akşam
avuçlarında hasret serinliği var
şafak vurur beynime sonra
ve bedenim bölünür.
Nasıl anlatsam yüreğimdeki hasreti
zamana hükmüm geçmez ne etsem
ölüme inat düşlerimde sabah yıkanır
bir Diyarbakır sokağı ömrüme tanık
zaptedilmiş
artık rüzgar dilinden bir öyküdür bütün geçmiş
ve itip korkulu dehşetini bir yana on yılların
bir de bütün bilinmeyenleri çözülürken ülkemin
yaman acılar içinde bırakıp beni
bir yiğit devrilmiş dediler.
Tarih yorgunu gözlerimi yağmurlara serdim
çünkü işkencenin sabahı olmaz
umut hançerlenir şaka değil
çünkü şakası yok ölümün
Kürdistan'da zaman asidir
gün doğar
çöker karanlık
geçer ömür
ve işkencenin çığlığı eksilmez.
Ömrüm mısra özleminde şimdi
gök mavisi hasret
ve hapsedilmiş sabahlar içinde
yağmurlara serdim yüreğimi.
Vakitler hangi paraleldedir
ay ışığı takılır parmaklıklara
avuçlarıma yıldız kümelenir
işkencenin sabahı olmaz,
sen hüznü şarkılara bırak
yorgun gecelerin ardından, kavgaya sür her şeyini
senin dağların var.
Guvernika bir zaman kesitidir
Diyarbakır süzülür düşlerime
Çünkü kavlimiz bütün geçmişin hesabını
bütün bir gökyüzü Mazlum olur
ve işkencenin çığlığı eksilmez.
Göz bebeklerimde bahar
çünkü oğullarım kavga dölüdür
ve gül rengi bir kavga gecenin yeleli sırtında
incecik bir bahar dalı umut
ve usta bir ressam düşlerim her nedense
bir Diyarbakır sokağı kan içinde
gülmelerim öksüz
ve alıp beni yıllar ötesine götüren
bir yiğit devrilmiş dediler.
Gabar’ın güzelliğinde tüm Kürdistan dağlarının aşkını yüreğinde taşıyan, 2007’nin aralık ayında kutsal topraklarımıza ekilen o altı asi kardeleni yeni bir aralık deminde anmak kuşkusuz kolay değil. Zor olduğu kadar acı olan kaybının yüreğimizde yarattığı umulmaz acının gölgesinde yeniden o günlere dönmek, yazarken anımsamak o yüzleri, yürekleri, beraber yaşanmış anıların sıcaklığına sığınmak kolay değil. Çok zor da olsa bir yoldaşlık görevi olduğunun farkındayım. Sizi gücüm oranında ifade etmek istiyorum.
Adı Gülbahar, gerçekten de adı gibi ilkbahar gülü kadar her mevsimde güzeldi. Serhat’tan Önderlik sahasına, güneyden Botan’a kadar diyar diyar dolaştı. Gerillacılık tadında ülkenin birçok sahasında mücadele verdi. Uzun bir mücadele geçmişine sahipti. Bütün yıllarını dolu dolu yaşadı. Her yılına, her anına bir başarı sığdırdı. Başarılarını Gabar’ın görkeminde Agit’in diyarında daha da yükseltmek için 2007’de Botan’a yüzünü döndürdü. Genç yaşta devrim saflarına katılmıştı. O yüzden kendisini PKK’nin asi çocuğu olarak tanımlardı. Gülbahar yoldaş denince iradeli, iddialı, azimli militan duruş akla gelir. Gülbahar yoldaş planlı, örgüt kaygılarıyla yaşayan, doğru komuta gerçeğinin temsil gücü idi. Yoldaş canlısıydı. Kadro yaratmayı seven, bunun çabasını sürekli veren, bunu kendi görevi gören bir tarzın sahibiydi. Kadro yaratmada ustaydı. İnsanları yaratmak onları anlamaktan geçer. Önderlik eğitimini gördüğü yıllarda, Önderlik “Gençleri PKK ruhuyla yaratın” demişti. Bu noktada Önderliğe yanıt olmayı kendine amaç edindi. Her kadın gerilla yoldaş gibi Gülbahar yoldaş da nice acılar, zorlanmalar yaşadı. Acılarını, zorlanmalarını güce, güzelliğe dönüştürdü. Örgütün gücüyle buluşturduğu kişiliğini yaratmayı bildi. Örgütün merkezi sahalarında edindiği güç ve birikimle Botan sahasına yürümek istedi. Agitlerin aşkını yüreğinde taşıyarak, Zelallerin gerçeğinde militanlığa kilitlenerek hep güneşe yürüdü. Bu yürek sıcaklığı ile umut ve heyecanla Gabar’ı adımladı. Sevgi ekti Gabar’a, sevgisiyle fethetti yoldaş yürekleri. Çok kısa sürede alanı tanıdı. Alana gelir gelmez tüm alanı dolaştı, tüm alan yapısıyla konuştu. Görevden eyleme, eylemden yaşama her şeye en önde koştu. Ustaca bir katılım sergiledi. Ona bakarken ürkerdim. Nice yitirdiğimiz yoldaşlar gibi onun da bir talihsizliğe kurban gitmesinden korkardım. Sorxwinler, Adıllar, Heviler gibi yoldaşlar için yaşadığım kaygıları bu yoldaş için de yaşadım. Heval Gülbahar Önderliğin yeni paradigmasının militanıydı. Korkularım ve kaygılarım beni yanıltmadı. 3 Aralık 2007 saldırısında asice, son kurşununa kadar savaştı. Kahramanca direnerek adı gibi Gül olup ekildi Gabar dağlarına. Gabar için, örgüt için basit bir kayıp değildi. Öncü komutan olma iddiasını taşıyan Gülbahar yoldaşın kaybı, YJA STAR için de telafisi güç olan bir kayıptı. Cesur, fedakar, kaygısız yaşayan ve savaşan Gülbahar yoldaş, sürecin gerektirdiği militan duruşu en zirvede yaşıyordu. O yüzden kaybı kolay değildi. Sarsıcıydı kaybı, daha uzun soluklu yaşaması gereken yoldaşlardan biriydi.
Gülbahar yoldaşla şehitler kervanına katılan diğer Navser kardelenlerini de anmak gerekir. Beritan GUYİ, diğer adı Mercan olan bu yoldaş adı gibi güzeldi, asiydi, sevgi yüklüydü. Adını aldığı büyük özgürlük şehidimizin çizgisinde Beritanlaşmıştı. Özünde tüm güzellikleri yaratmıştı. Rozerin yoldaş Aydın kökenli, oldukça birikimli, bağlı ve inançlı bir yoldaştı. Aydın olmanın gereğini özgürlük savaşının en ön saflarında yer almayla yerine getirmeyi militanlığının koşulu sayardı. İnsanı, doğayı seven, romantik bir gerillaydı. İnsanların gerçeğine inmeyi seven, gerillacılığı dile, yazıya döken bir yoldaştı.
Xwinda yolaş, genç ama yaşından daha büyük bir olgunluğa sahipti. Gabar’ın görkemli geçmişinden aldığı güçle kendinde bütün güzellikleri yaratmıştı. Tam bir yoldaş canlısıydı. Gabar’a layık bir militan olmayı istiyordu. Yoldaşı için yapamayacağı bir şey yoktu. Yoldaşı için büyük bir özveriyle çalışırdı.
Harun TORİ, Gabar’ın eski kadrolarındadı. Güneye tedavi amaçlı bir dönem gider. Örgütün bütün ısrarlarına rağmen yeniden Gabar’a yüzünü döndürür. Düşmana karşı çok öfkeliydi ve bu nedenle savaşımını güçlü veriyor, bütün öfkesini silahıyla kusuyordu. Amaçlarına göre yaşayan ve amacına ulaşmada hiçbir engel tanımayan bir mücadele ruhu vardı. Gabar’a ikinci gelişinde komutan olarak görevlendirilmişti. Tüm yoldaşlar onu severdi. Yoldaşları gibi Gabar’ın dağları, taşı, suyu da onu sımsıcak bağrına bastı.
Serdem yoldaş, büyük bir mücadele ısrarından sonra hasretini çektiği Kuzey sahalarına ulaşmıştı. Kuzeye gidebilmek için üç yıl önerisinde dayatıcı olmuştu. Konumundan dolayı örgütün kuzeye göndermediği Serdem, yoldaş kendi ısrarıyla Gabar’a gelmişti. Çocuklar gibi şendi, mutluydu. Gabar’a sevdalıydı ve aşıklar gibi heyecanlıydı. Kaygısızca, sevgiyle, aşkla erkenden Gabar’a alıştı. Gabar’ı sevdi, Gabar da onu sevdi. Bir gün onunla birlikte göreve gitmiştik. Köyüne yanaştığımızda köyden gelen sesleri dinledik. Çocukların seslerine karışan hayvanların sesini dinledikten sonra Serdem’e duygularını sordum. Bu küçük köyde gözlerini dünyaya açmıştı. Bir film şeridi gibi çocukluğu gözlerinin önünde canlanmıştı. Acılarını, gözyaşlarını akıttığı, evinin bahçesinde oynadığı çocukluk oyunlarını bir bir hatırlıyordu. Çok duyguluyum, diyordu. O yüzden gözyaşlarıma hakim olamıyorum diyordu. Duygularım çok karışık, bu toprakları öpmek istiyorum, dedi. Tam da böyle derken gözyaşları o mavi gözlerinden usulca süzülüverdi. İnsanın yüreğini burkan bu yaşlı gözler karşısında ağlamamak, duygulanmamak elde değildi. Ülkemin senin gibi güzel gençlerine ağlamak yakışmıyor, dedim. Böyle de sürdü o gecenin hüznü. Genç yoldaşım hayata doyamadan, gençliğine nice acılar, özlemler, sevinçler, katarak tüm yaşanmış ve yaşanmış zamanların Serdem’i oldu.
Yeni bir aralıkta devrimimizin yol göstereni şehitlerimizi yaşam aydınlığımız olarak belliyoruz. Anılarının tutarlı bir takipçisi olma kararlılığını bir kez daha yeniliyorum.
Sidar Botan








